Son YeminSon YeminAkın, yatağına uzanıp gözünü tavana dikip uzun uzun düşünüyordu. Düşüncelerinin başı duyguluydu. Memleketini, annesini, babasını ve arkadaşlarını düşünüyordu. Düşündükçe gözleri doluyordu. Ağlamak için kendini zor tutuyordu. Oda yalnız da olsa ağlamak istemiyordu. Belki de ağıtını göstermek istemiyordu, kendine bile… Ama düşüncelerinin sonu neşelendirmişti Akın’ı… Nasıl neşelenmezdi. İyiki Coşkun vardı. Memleketten kalkıp geldiği ilk gün tanışmıştılar. Aynı sınıfta aynı yurtta olduğu için çok samimi olmuşlardı. O olmasa zaten çekilmez buralar diye düşünüyordu. Kendini anlayan, aynı dili konuşan, güvene bileceği tek dostuydu Coşkun. Coşkun her zaman neşeli, her zaman yardımcı olmaya çalışan biri idi. Ne zaman canı sıkılsa coşkunun espirileri ile kendine gelirdi. Zaten Coşkun, Akın’ı biraz buruk görse, neşelene kadar peşini bırakmaz, ne yapar eder moralini düzeltirdi. Şimdi de öyle olmuştu yine Coşkun neşelendirmişti Akın’ı… Birde Burak vardı o da iyi çocuktu. Sessizdi sakindi. Hiçbir şeye itiraz etmezdi. Akın ile Coşkun ne derse ne isterse onu yapardı. Burak’ı da severdi Akın. Ama en çok merak ettiği yanı başındaki boş yatağa kimin geleceği idi. Kimsenin de gelmesini de istemiyordu. 0dada ki arkadaşlarından çok memnundu. Bu düzenin bozulmasından korkuyordu. Bu düşüncelerle uykuya daldı, Coşkun’un ve Burak’ın geldiğini duymadı bile… Haftalardır boş bekleyen yatağın geçici sahibi de gelmişti sonunda. Akın ve diğer arkadaşları bu son gelen çocuğun istemeden çıkardığı seslere uyanmıştı. Belliydi o da çok uzaklardan gelmişti. O da kendileri gibi ailesini, arkadaşlarını memleketini okumak uğruna bırakıp gelmişti. İyi bir üniversite eğitimi alabilmek için katlanacaktı bütün yaşayacağı özlemlere… coşkun ve Burak dikkatle gelen bu yeni çocuğa bakıyorlardı. Çocuk o bakışlara aldırmadan valizinden çıkardığı eşyaları düzenli bir şekilde kendine verilen dolaba yerleştiriyordu. Dolabını yerleştirdikten sonra kendine verilen yatağa gitti ve diğer çocukların soğuk bakışlarına aldırmadan yatağına uzandı. Yatağının yanı başında ki pencereden gökyüzünü izlerken sanki oda da kendinden başka kimse yokmuş gibi davranıyordu, diğer çocuklara inat. Coşkun ve Burağın bakışlarındaki soğukluk, geldiğinden beri tek kelime etmeyen çocuğa olan kızgınlığı anlatıyordu. Akın hemen anlamıştı arkadaşlarının düşüncelerini çünkü kendide aynı düşüncedeydi. İlk gün bir tatsızlık çıksın istemediği için gökyüzünü seyreden çocuğun yanına gitti. Cevabı olmasa da, hoş geldin demişti. Çocuk sadece kafasını sallayarak cevap verdi ama dönüp bakmamıştı bile. Coşkun adını sorduğunda Ahmet, dedi gökyüzünü seyrederken. Burak nerelisin diye sorduğunda hala gözleri en büyük maviliğe tutuklu bir şekilde bizim oralı dediğinde gidin başımdan beni rahat bırakın işinize bakın der gibiydi. Hiç sevmediler bu yeni gelen çocuğu. Yurttan atılma korkusu olmasa evire çevire dövmek istediler ama elleri mahkumdu. Haftalar olmuştu okula geleli. Hepsi ayrı ayrı memleketlerden gelmişlerdi. Ama birbirlerini yıllardır tanıyorlarmış gibi seviyordu üç arkadaş. Her şey çok güzeldi. Bir de şu Ahmet olmasaydı. Hiç konuşmuyor, aralarına katılmıyordu. Ya sürekli dışarıda yada hep uyuyordu. Adını söylediğinden beri sesini duymamışlardı. Pek de güven veren biri değildi zaten. Hep gece yarısı kalkıp dışarı çıkıyor sabaha doğru dönüyordu. Nere gittiğini ne yaptığını kimse bilmiyor soranlara da söylemiyordu. Bir gece yarısı gene kalkıp gitmişti ama nedense sabah dönmemişti. İyi ki de gelmemişti… Akın o gün çok sinirliydi o sinirle bir de Ahmet’i çekemezdi. O gün annesini görmüştü rüyasında Akın. Kalkar kalkmaz annesini aramak istediğinde bir türlü telefonunu bulamadı. Dolabını ve yatağının çevresini alt üst etse de bulamamıştı. Coşkun da Burak ta Akın’ın oflayıp puflamalarına uyandılar. Coşkun zor yatıştırdı Akın’ı. Hep beraber arasalar da bir türlü bulamadılar. Sıkma canını bulunur unutmuşsundur bir yerde, senden kıymetli değil dedikten sonra kendi telefonunu verip al aileni ara ama telefonunun kayıp olduğundan bahs etme onları da üzme, buluruz inşallah demişti. Akın’ı ailesiyle görüşmek bile yatıştırmamıştı. Hala aklı telefondaydı. Kilometrelerce uzakta olan, memleketini birkaç düğme kadar yakınlaştıran telefon onun için her şeydi. Sadece telefonunu kayıp etmemiş sanki, ailesini de kayıp etmişti… Şimdi daha iyi anlıyordu gurbeti. Şimdi tam ortasına düşmüştü Gurbetin… Gece yatarken yastığının altına koyduğundan adı gibi emin olduğu için geriye tek bir seçenek kalıyordu. O da çalınması… Evet telefonu çalınmıştı… Kim yapmıştır diye fazla düşünmemişti, Ahmet’in boş yatağını görünce. Her sabah uyuyan çocuk bir tek o sabah yoktu ve de telefonu da yoktu her ne hikmetse? Coşkunun da dediği gibi durumu idareye bildirmek gerekiyordu. İdareye söylediklerinde, müdürün konuyla ilgileneceğini söylemesi Akın’ını tatmin etmemişti. Gurbette daha da gurbeti yaşatan Ahmet’i gebertmek istiyordu. Akşam olduğun da yurda dönen Ahmet, daha içeri girer girmez bir görevli karşısına dikilmiş “seni müdür bey çağırıyor” diyip kolundan tutarak müdürün odasına götürmüştü. Ahmet, ürkek adımlarla girdiği odada çatık kaşlı müdürle yüz yüze geldiğinde bütün bir soğuk kanlılığıyla ne olduğunu sordu. Müdür sinirini belli etmemek için kendini zor tutuyordu, iki elini arkasına bağlayıp odanın içinde bir sağa bir sola gidip geliyordu. Uzun bir sessizlikten sonra olayı Ahmet’e anlattı. “Böyle bir hata yaptığını düşünmek istemiyorum ama yaptıysan hemen o telefonu getir bende arkadaşlarına başka bir yerde bulduğumuzu söyler olayı kapatırız” dediyse de Ahmet sesi titrek bir şekilde ben yapmadım demişti sadece. Ve müdürün bütün ısrarlarına rağmen hiç konuşmamıştı. Sanki dudakları mühürlenmişti. Sonunda diğer çocukları da çağırtmıştı müdür bey. Çok üsteledi Ahmet’i telefonu vermesi için ama Ahmet uzun sessizliğini yine aynı cümlelerle bozdu “ben yapmadım”. Sesindeki titrekliğinden ve gözlerini kaçırmasından da cesaret alan arkadaşları bir türlü inanmadı Ahmet’e aynı müdür bey gibi Ahmet yine susuyordu sanki söylenenleri duymuyordu… Ahmet buz gibi donmuş, müdür beyi dinliyordu müdür ısrarla söyle sen de kurtul bizde kurtulalım dese de. Ahmet bir kez daha tekrarladı biraz ağlamaklı “ben yapmadım” diye. Bu sefer Coşkun girdi araya yemin etsin dedi. Ahmet Coşkun’un yemin etsin dediğini duyduğun da sapsarı kesildi. Bütün vücudu titremeye başladı sanki oda başına yıkılmıştı. Sanki karanlık bir çukurun için de yapayalnız kalmıştı. Ağlamamak için kendini zor tutsa da gözünden dökülen yaşlarla, dudağının istemi dışı titremesine mani olamıyordu. Ne kadar istese de içinde bulunduğu durumu odadakilerden saklamıyordu. Bütün ısrarlara rağmen yemin etmemişti Ahmet. Yemin etmeyerek suçu kabul ettiğini söylemişti müdür. Ve son bir şans verdi. Hadi yemin et almadığına dair ve git yat yoksa seni yurttan atmak zorunda kalacağım. Ahmet kendini toplamak için uzun bir süre bekledikten sonra yine yemin etmemişti “Müdüre de” suçumu ispatlayana kadar beni yurttan atamazsınız buna hakkınız yok” derken yeni yeni kendine geliyordu. Müdür bey çaresiz kalmıştı. Ahmet doğru söylüyordu elinde delil olmadığı için Ahmet’i yurttan atamamıştı ama o odadan alıp bodrum katındaki kullanılmayan bir görevli odasında tek kalmasını söylemişti, Ahmet’te çaresiz kabul etmişti... Ahmet yurttan gitmese de odadan gitmişti. Akın’ın tek tesellisi oydu. O gece uyumak istemiyordu Akın ama Coşkun zorda olsa hadi uyu yarın çarşıya gideriz sana yeni bir telefon alırız, bende biraz para var takma böyle şeylere kafanı demese hiç de uyumayacaktı. Coşkun’un dostluk dolu bakışları biraz rahatlatmıştı Akın’ı. Ve çok ihtiyacı olduğu uykuya dalmıştı sonunda… Güneş çoktan doğmuştu. İkinci öğretimde okumanın verdiği rahatlıktan dolayı daha saatlerce kalkmazlardı Akın’lar. Gün öğleni geç ip akşama yaklaşmadan uyanmazlardı ama o gün çarşıya gitmeleri gerektiği için daha gün öğlene dahi gelmeden Akın kalkmış ilk işi de Coşkunu kaldırmak olmuştu. Coşkun hiç yalnız bırakmadığı arkadaşını uykusundan vazgeçmek uğruna da olsa yine yalnız bırakmamıştı. Beraber hazırlanıp aşağıya indiler önce çarşıya sonra da okula gideceklerdi. Coşkun botlarını giyip iplerini bağlarken müdür Akın’ı yanına çağırıp biraz konuştu. Kısa sohbetten sonra coşkunun yanına geldiğinde arkadaşının bir şeyler aradığını fark etti. Coşkun cüzdanını odasında unutmuştu, uykunun verdiği sersemlikle. Tam botlarını çözmek için eğildiğinde, daha ayakkabılarını giymeyen Akın sen dur ben hemen alıp gelirim diyerek yukarı fırlamıştı. Coşkun’la müdür bey ayak üstü sohbete başladıklarında Ahmet’te gelmişti. Müdür bey ısrarla yemin etmesini istiyordu Ahmet’ten ama Ahmet hala yemin lafını duydukça, sap sarı kesilip, titriyordu. Bütün ısrarlara rağmen yemin etmiyordu. Tam Ahmet’te “yemin etmediğine göre kesin sen almışsındır, artık benden günah gitti suçsuzluğunu polislere anlatırsın” derken cümlelerinin devamını getiremedi. Akın geliyordu elinde de telefonu vardı. Telefonunu bulmuştu. Müdür bey haklılığını kanıtlamak için sordu nerede buldun, Ahmet’in yatağında mı? Akın’nın gözleri donmuş bir vaziyette, sesi de buz gibiydi. “Hayır Coşkunun” yatağın da. Güvendiği tek dostu Coşkun’dan böyle bir yara almak çok üzmüştü Akın,’ı. Telefonu bulduğunda, kaybettiğinden daha çok üzülmüştü. Aslında dostu olmayan dostunu kayıp etmişti bulduğu telefonuyla. Şimdi telefonu bulduğuna sevinsin mi üzülsün mü bilemedi. Coşkun’nun gerçek yüzünü gördüğüne de ne sevine bildi ne üzüle bildi. Tek şoku Akın değil müdür beyde yaşıyordu. Suçsuz bir gencin günahını aldığı için. Olayı araştırmadan yargısız infaz yaptığı için çok pişmandı. Ahmet’ten özür dilemek istemişti ama dakikalarca yüzüne bakamadı önüne eğdiği başını bir türlü kaldıramadı. Oy saki kaldırmalıydı ve Ahmet’ten özür dilemeliydi. O bunu sonuna kadar hak ediyordu.özür dilemek için başını kaldırdığın da Ahmet’i bulamadı, o çoktan odasına gitmişti. Coşkun’a bakmıştı yalanlasın diye Ahmet atmıştır yatağıma desin diye ama Coşkun her şeyi kabul edercesine susuyordu. Akın’dan özür dilerken de her şeyi kabul etmiş oluyordu. Bu şaşkınlıklar için de Ahmet tekrar gelmişti, bu sefer elinde bavuluyla. Kapıdan çıkarken kimse dur diyemiyordu, kimsenin yüzü tutmuyordu. Kimse Ahmet’in yüzüne bakamıyordu bile. Ahmet hiç konuşmayan o üç kişinin arasından geçerken “bana güvenilmeyen yerde kalamam” demesi en çok müdür beyi yaraladığı için zoraki de olsa “ Olur mu Ahmet, sen en güvenilir insanlardan birisin” derken kurduğu cümlelerin anlamsızlığı altında ezilmişti. Ahmet’in bakışları “bu cümleyi kuracak en son kişisin” der gibiydi. Çıkmadan önce bir iki söz söylemişti Ahmet, müdüre inat “suçsuzluğu ispatlanmış adama her kez güvenir, önemli olan daha suçlu gibi gözükürken güvene bilmek, işte gerçek güven odur gerçek güvenin olmadığı yerde daha fazla duramam” diyip çıktı gitti Akın ve Coşkun bir heykelden farksız öylece duruyorlardı. Ahmet gitmişti bavulunu alıp. Müdür beyin kafasında tek bir soru vardı. O sorunun cevabını almasa çatlardı. Ömür boyu nefes alamazdı. Onun için koştu Ahmet’in arkasından. Neden dedi neden? Suçsuz olduğun halde yemin etmedin? Altı üstü bir yemin? Etseydin bunların hiç biri olmazdı. Neden yemin etmedin? Ahmet,yemin lafını duyunca yine buz kesildi.Olduğu yerde kala kaldı.Gitmek istedi ama gidemedi.ölmek istedi ama ölemedi. Bacaklarındaki derman kendini ayakta zor tutuyordu.Kollarındaki çoktan tükendiği için elindeki bavulu bırakmıştı yere istemeyerek.Gözleri yine dolmuştu ve çoktan boşalmaya başlamıştı. Bakışlarındaki soğukluk ,havadaki rüzgarı bile üşütüyordu.Uzun bir süre sessiz kaldıktan sonra başladı anlatmaya. “Bundan altı,yedi sene önce Ağustos ayının en sıcak günlerinin birinde,arkadaşlarla gezip tozduktan sonra eve geldim. Evde kimse yoktu sadece annem vardı.Oda mutfakta yemek yapıyordu.Yemeğimizi yedikten sonra televizyon izliyorduk, annemle…Televizyonda bir film vardı.Filmdeki çocuk çok hayırsızdı.Annesini terk edip gitmişti.Annem izlerken duygulanıp ağlamıştı.Ben annemi öyle görünce,ağlama anne ben seni asla bırakmam dedim.Biraz mutlu olduğunu görünce sık sık tekrarlamaya başladım daha mutlu olsun diye.Valla bırakmam anne,billa bırakmam diye.Takılmış bir plak gibi tekrarlayıp dururken yemin etme oğlum inşallah de diye beni tembihlese de ben inşallahı minşallahı mı var, valla bırakmam billa bırakmam diye diye annemin dizinde uyuya kalmışım. Saat gece yarısını geçip sabaha doğru giderken annem beni kaldırdı hadi oğlum bahçeye çıkalım dedi. Ben uyku sersemliğiyle bir o duvara bir bu duvara çarpıp bir taraftan da düşmemek için annemin elinden sıkı sıkı tutarak bahçeye çıktık. Bahçeye çıkıp evimize baktığımızda, evimiz gözümüzün önünde yerle bir oldu, diğer komşuların evi gibi. Evimiz, gözümüzün önünde yıkılmıştı ama ben üzülmüyordum çünkü annem yanımdaydı, anneme bir şey olmasın ev yine yapılırdı. Ben üzerimdeki şoku atıp evi seyrederken anneme, “ben sana demedim mi? Seni hiç bırakmayacağım diye.” bak neler oldu yine bırakmadım seni. “Bundan sonra da hiç bırakmayacağım” dedikten sonrada “hem valla hem billa” demek istedim annemin gök yüzü mavisi gözlerinin içine bakarken... o güzel gözlere bakmak için kafamı çevirdiğimde annem yanımda yoktu… Cesedini iki gün sonra çıkara bildik enkaz altından… İşte ben son yeminimi o gün ettim ve son yeminimi tutmadıktan sonra, bir daha hiç yemin etmedim…
Bu yazıya sadece sitemizin üyeleri yorum yapabilir
Tavsiye Et :
Aralık
5
Aralık
5
Aralık
5
Aralık
5
Aralık
5
Ekim
21
Ekim
14
Ekim
14
Ekim
14
Ekim
10
Ağustos
15
Bitti (isimsiz Mektupların Son Öyküsü)
• Mehmet Acar • Mektup Hikayeleri • 655 kez okundu. • 2 kez yorumlandı.
Ağustos
13
Mektup (isimsiz Mektupların İlk Öyküsü)
• Mehmet Acar • Mektup Hikayeleri • 599 kez okundu. • 1 kez yorumlandı.
Ağustos
15
Sana Geldim (isimsiz Mektupların İkinci Öyküsü)
• Mehmet Acar • Mektup Hikayeleri • 388 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Ağustos
15
Ekim
1 |
![]() |
Site Menüsü
Köşe Yazıları
|
||||||||||||||||||||||||||||