Tanzimat Dönemi Fikir Hareketleri 2Tanzimat Dönemi Fikir Hareketleri 2Yeni Osmanlıların ilk öncüleri ilk etapta rejime falan laf söylemezler. Öncelikle dönemin siyasilerini ve dış politikalardaki faaliyetleri eleştirirler. Doğu veya yanlış onlar için fark etmez. İktidardaki saltanat yanlısı paşaların hepsine düşman kesilmişlerdir. Mehmed Emin Ali Paşa, Fuad Paşa gibi iktidarda söz sahibi kimseleri sürekli eleştirmektedirler. Ayrıca Ulema da her konuda eleştirilere hedef olmaktadır. Bir süre sonra keskin siyaset ve idamlar karşısında ulema sesini hepten yitirir. Yunanlılara karşı alınan tedbirlerde sürekli Fransa karşılarına çıkmaktadır iktidarın. Elde zaten donanma namına bir şey yok. Hem Fransa en son Mısır’ı Filistin’i talan ettikten sonra Akka kapılarına kadar dayanmış, Mehmed Ali Paşa’nın uğursuzluğundan sonra Afrika ve Asya toraklarında işler tamamen berbat olmuştur. Irak ve Arabistan topraklarında İngilizler cirit atmaktadır. Arap yarımadasında ve Hicaz’da bir asırdır sürmekte olan Vehhabî hareketinin önü kesilememiş, Kırım savaşı sırasında azalan otorite ile iyice şiddetlenmişti. Hanedan ailesine göre Vehhabî hareketinin öncüleri olan Suud ailesinin reislerine karşı tedbir almalarının yanı sıra İngiltere’nin desteklediğini de düşünmekte idiler. Asrın son çeyreğinde bu yönde tedbirler alacak olan II. Abdülhamid Han’ın çabaları bir süre daha bölgenin elde kalmasını sağlayacaktı. Düvel-i Muazzama’nın(1) Osmanlı siyasetinde öncelik Balkan topraklarını paylaşmak olduğundan Arap ülkelerine bir çöl gözü ile bakılmakta idi.Çok az tarihçinin değindiği diğer önemli bir husus da tam bu sıralarda özellikle Doğu Avrupa’da şekillenen, Düvel-i Muazzama devletleri ile Amerika kıt’asında yayılma çabası gösteren Siyon hareketidir. Avrupa ülkelerinde loca çalışmalarına devam etmelerine rağmen Siyon vak’asının sorun haline gelmesi de asrın son çeyreğinde vuku bulacaktır. Ancak Tanzimat dönemi siyasileri, askerleri ve aydınları tarafından far edilmemiş olması düşündürücüdür. Tabi fark edilmiş de önemsenmemiş olma ihtimali de mevcuttur. Arap yarımadasında henüz erken dönemlerde başlayan Vehhabî hareketinden bahsettik. Bu hareket önüne geçilemeyecek bir hareket miydi? Hayır, tabiidir ki gerekler önlemler alınmış olsa idi bu mümkündü. Arap yarımadası hem tabiat hem de etnik grup olarak incelendiği zaman çeşitlilik arz eder. Etnik grupların yerleşmesinde de İslami ayrılıkların etkisi büyüktür. Arap yarımadası zannedildiği gibi Hicaz hareminin etkisinde değildir. Hicaz haremi genel olarak başka etnik grupların iktidar kavgasında hüküm altına alınması gerek bir strateji olmuştur. Yarımadanın Kuzeydoğusu, özellikle Şattü’l-Arab’a yakın olan bölgeler Şii grupların hükmünde yer almıştır. Batı kıyıları yani Hicaz ve Tebük tarih boyunca hep Mısır ile hareket etmiş, Mısır’da değişen iktidara göre el değiştirmiştir. Yakın geçmişte batı süper güçlerinin her ne kadar kendi menfaatleri doğrultusunda bir ayrılık üretmeye çalıştılarsa da mümkün olmamış, genel çizgilerini sürekli muhafaza etmiştir. Yarımada’nın orta kısımları büyük çöllerden oluşmuş ve Bedevilere mesken olmaktan kurtulamamıştır. İşte Vehhabîler de bunlardandır. Etnik olarak kat’i topluluklara naspedilebilseler de inanç olarak bazı doktrinleri İslam bilginleri tarafından sapkınlık olarak kabul edilmekten kurtulamamışlardır. Burada Vehhabîliği anlatıyoruz çünkü Osmanlı Devleti’ni asıl parçalayan darbeler nazarî olarak kendi içinden gelmiştir. Yarımadanın güneyi ise her zaman için kuzeyinden bağımsız olmayı başarmıştır. Bu bölgeyi yarımada ile tevdi etmek bir asr-ı saadette bir de Osmanlı yönetiminde mümkün olabilmişlerdir. Bölge Hadramevt ve Yemen olarak iki kısımdır. Yemen Kızıldeniz ticaret ve savaş politikalarından etkilenmişken Hadramevt Hindistan ve Basra ticaret ve savaş politikalarınız takip etmiştir. Bu durum tarihin en eski dönemlerinden beri böyle olmuştur. İlahi kitaplarda adı geçen Âd kavmi Hadramevt’te yaşamış Hindistan ve İran kültürlerinden etkilenmiştir. Cebel-i Aden’de yaşayan Saba kavmi de Mısır ve Akdeniz kültürlerinden etkilenmiştir. Meşhur Belkıs ve Hz. Süleyman (a.s.) hikâyeleri her toplumda yerini bulabilmiştir. Resulüekrem Efendimiz (s.a.v.) Hicaz bölgesinde ilk defa yaşam sürmüş ve Mekke haremi de mukaddes ilan edilmiş, Hac farizası da Hicaz’ın dini ehemmiyetini hâsıl etmiştir. Osmanlı Devleti de hem hilafete nail olmazdan önce hem de sonra sürekli kendilerini Hadimü’l-Harameyn olarak ilan etmişler, Yıldırım Han tarafından Memlûk Türk sultanına verilen tavsiyelere uyulduysa da Sultan Fatih döneminde Hicaz suyolları meselelerine müdahale edilince Memlûkler bunu hakaret sayarak Avrupalı kuvvetlerle bile ittifak kurmayı, Saint Jean şövalyelerine destek vermekten çekinmemişlerdir. Bu hareketleri şer’en suç kabul eden Osmanlı padişahları da Mısır ve Hicaz’ı feth üzerine stratejiler geliştirmişlerdir. Mısır’ın fethi ile beraber hem hilafet hem de Hicaz ele geçirilmiştir. Kanuni’nin Irayen seferi sırasında da Basra ve bağlı bulunan Kuzeydoğu Arabistan kabileleri biat etmiştir. Yemen ve Hadramevt ise daha elli yıl kadar beklemiş, belki de önemsenmemiştir. Osmanlı Devleti Hicaz’a ayrı bir önem vermiş, Hac emirliği kurarak vezir rütbesinde beylerbeyisi ayin etmiş, bağımsız bir mutasarrıflık teşkil ederek çalışmalarında gayretkeş kimseleri burada vazifelendirmiştir. Mısır mutasarrıflığından Hicaz’a pay ayırmasını emr etmiş, daha da merkezden Hac mevsiminde Mekke’de olacak şekilde Sûrre Alayları göndermeyi de vazife bilmiştir. Peki, yarımadamın diğer bölgeleri? Hayır. İşte asıl mesele de zaten savaşçı olan bedevilere hiçbir itibar verilmemiştir.Hatta kuzeyde Kûfe ve güneyde Riyad şehirlerini üs olarak kullanmalarına emirler ses çıkarmamışlar, ticaret ve hacı kafilelerine dokunmadıkları sürece yapılan taşkınlıklarına göz yummuşlardır. Zaten bundandır ki Osmanlı’nın Arap yarımadasındaki tan kontrolü hiçbir zaman mümkün olmamış, duraklama döneminden itibaren de tamamen kaybetmeye başlamıştır. Ancak Osmanlı yetkilileri bunu durumu hiçbir zaman kabul etmemişler, Avrupa’ya yapılan Cihad-ı Mukaddese’de sırtlarını dayadıkları toprakları Anadolu, Suriye ve Arabistan olarak görmüşlerdir. Osmanlı Devleti Lale Devri’nin sonunda Doğu ve Orta Arabistan’da denetimi tamamen kaybetmiş bulunmakta idi. Hindistan’la yaptıkları ilişkilerle de batı toplumlarına yaklaşan yerel kuvvetler İngiliz ve Hollanda gibi devletlerden az da olsa yardım görmeye başladılar. İşte Osmanlı’nın son asrında güneyde yaşananlar bunlardı. Osmanlı’nın sürekli güvendiği Hicaz toplumları tarih boyunca olduğu gibi mevcut kuvvetten yana olacaklar, birkaç vefakâr insanın harici tamamen hıyanet edebileceklerdi. Diğer taraftan Devletin tamamının geleceğini tayin edecek sorunlar da vardı. Mesela Tanzimat ile Dirlik (Timar)Teşkilatı lağvedilmişti. Bu tarihten itibaren kısmen sipahiler ve çoğunlukla da mültezimler dirlik arazisini tefviz etmişlerdir. Tefviz, dirlikte mirî arazinin, rekabesi devlette kalmak üzere, tasarruf hakkının muayyen bir bedel mukabilinde ve müddetsiz olarak devletçe şahıslara verilmesidir. Bu bedel umumi aşar olarak (1/10) belirlenmiştir. Mültezimler ve sipahiler, vilayet ve livalarda hem askerin hem de paranın maliki bulunduklarından yöneticiler üzerinde de nüfuz sahibi idiler. Bu nedenle bedel ödendiğini söylemek de zordur. Hem bazı mültezimlerle sipahiler dirlik kanununun lağv edildiği ve tefvizin de mümkün olmadığını, artık rekabenin kendilerine geçtiğini dile getirmişlerdir. 1290 (1874) senesinde Tapu teşkilatı kurulduğu zaman payitahttan gönderilen tapu memurları, mirî arazinin tefvizinde devleti temsil etmişler, vilayetlerdeki Defter-i Hakânî memurları ile tapu çalışmaları yapılmıştır. Ancak devletin devletin yaşadıkları sıkıntılardan dolayı dirliğin rekabesi büyük ölçüde mültezim, muhassis ve sipahilerde kalmıştır. Bu tarihten önce 7 Safer 1284 (1867) tarihli “Tab’a-i Ecnebiyyenin emlâke mutasarrıf olmaları ve temelikleri” adlı kanunla da yabancıların gayrimenkule sahip olmaları sağlandı. Ancak kanuna sonradan eklenen bir hüküm ilgi çekiciydi. “Malik olmak isteyenin devleti de kadastro ve tapu protokolüne katılacaktır.” İşte bu ibare ile bir çok devlet rahatlıkla devlet toprağını inceleyip iç işlerimize karışma hakkına kavuşmuş oldular. Hem bu kanunla Filistin Yahudi işgaline uğradı. Yahudilerin Filistin’e yerleşmesinde Fransızlar ve İngilizler kat’i surette kadastro ve protokollere de önem verip katılım sağladılar. Avrupalı devletlerin Osmanlı Hıristiyanları için yaptıkları çabalara rağmen John Mill isimli bir İngiliz ataşesi 1855–1870 yılları arasında Osmanlı toprağında gördüklerini 1876 yılında Lonrda’da “Avrupa’da Türkler” adlı bir eserle neşretmiştir. Bu eserde ki şu ifadeler de Avrupalılar konusunda düşündürücüdür: “Panislavistlerin çetelerle harekete geçtikleri zamanlarda Türkiye’de barış, hoşnutluk ve genel bir refah hüküm sürüyordu. Hıristiyan halk Rusya’nın en gelişmiş yerlerinde iyi yiyecek, giyecek ve mala sahip olabiliyor, daha iyi idare ediliyor ve daha az vergi veriyordu. Prut nehrinin karşısında bilinmeyen bir özgürlüğe sahiplerdi. Yardım etmek istedikleri kardeşlerini öldürmelerine de rahatlarını bozmalarına sebep Rusya’dır.” 1878 yılında İngiliz Deniz Lordu Salisbury İstanbul elçisine Kıbrıs işgali konusunda yazdığı mektubun son cümlesi şöyle idi. “Entrika ve kışkırtma görevlilerini zamanı geline istila orduları takip edeceklerdir.” İşte bu cümle Avrupa devletlerinin şu sıralarda Ermeni soykırımının bağıra bağıra yalancı şahitliğini yapmalarının belki de en iyi açıklaması olacaktır. İlkyazımızda Tanzimat dönemi fikir hareketlerinden Yeni Osmanlıların bazı davranışlarına değinmiştik. Şimdi de Tanzimat Dönemi Osmanlısı’nın genel durumuna değindik. Yazımız hakkındaki düşüncelerinizi lütfen belirtiniz.
Yazı Sahibi
Etiketler
tanzimat+donemi+fikir+hareketleri+2 , tanzimat , dönemi , fikir , hareketleri , 2 , şaban , kutluca , tarihsel , makaleler ,
Yazı İşlemleri Okuyucu Puanı
Telif Hakkı Uyarısı Tanzimat Dönemi Fikir Hareketleri 2 isimli yazı, Şaban Kutluca tarafından 10.08.2008 tarihinde sitemize eklenmiştir. Aksi ispat edilmediği sürece, 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu 81. Maddesi gereği eserin tamamının telif hakları yazara aittir. Herhangi bir şekilde "alıntı olduğu ve hangi yazara ait olduğu" belirtilmeden ve yazarın sitemizdeki sayfasına link vermeden kullanmak hırsızlıkla eşdeğer suçtur. İlgili Kanun gereği Eser sahibi şikayetçi olduğu taktirde cezai müeyyidesi 3 yıldan 6 yıla kadar paraya çevrilemez hapis, 150.000/300.000 YTL ağır para cezasıdır. Yine İnternet yasası gereği de her hangi bir sitede yazıların kullanılması halinde site sahipleri sorumlu olup, sistemlerini Cumhuriyet Savcılıklarının incelemelerine açmak durumundadır. Gelişen teknoloji sayesinde yapılan incelemeler; IP tespiti ve yazının gönderildiği bilgisayarın bulunmasına imkan vermektedir. Şikayet halinde, sitemizin avukatları da konu ile ilgileneceklerdir...
Bu yazıya sadece sitemizin üyeleri yorum yapabilir
Tavsiye Et :
Kasım
17
Kasım
14
Kasım
13
Piri Reis Gökbilimci mi? Falcı mı?
• Zeynep Akıllı • Tarihsel Makaleler • 116 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Kasım
8
Atatürk Ün Vasiyeti (türk Dili ve Eğitiminde)
• Zeynep Akıllı • Tarihsel Makaleler • 166 kez okundu. • 1 kez yorumlandı.
Kasım
7
Johannes Brahms ve İncelik
• Zeynep Akıllı • Tarihsel Makaleler • 78 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Kasım
28
Kasım
5
Tanzimat Dönemi Fikir Hareketleri 3
• Şaban Kutluca • Tarihsel Makaleler • 174 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Ağustos
21
Ağustos
17
Ağustos
15
Ocak
14
Şubat
5
Ocak
22
Ağustos
4
Tanzimat Dönemi Fikir Hareketleri1
• Şaban Kutluca • Tarihsel Makaleler • 448 kez okundu. • 1 kez yorumlandı.
Ocak
13 |
![]() |
Site Menüsü
Köşe Yazıları
|
|||||||||||||||||||||||||||||||