Taziye
Herkes bana bakıyor.
Çok geç kalmıştınız.
Bu dayanılır türden bir şey değil.
Değil o saatte ondan mesela dört-beş saat önce gelseydiniz dahi geç gelmiş sayılacak kadar geç kalmıştınız.
Herkes bana bakıyor. Ara ara, sabit gözlerle, kederlenmeye çalışarak.
Biraz tedirgin biraz alışkın bir sesti telefondan gelen: ‘Kazazedelerin nesi oluyorsunuz?’
Küçüktüm. İkinizin yürürken ellerimi tutabilmeniz için kollarımı teslim olur gibi havaya kaldırmam – beni her yere yanınızda taşımanız gerekmiyordu aslında - ve zıplayarak yürümem – yürüyüş temposuna ayak uydurulacak olan sizlerdiniz elbette - icap edecek kadar küçüktüm. Her ne kadar aranızda yürüyor olsam da birbirinize bakarken beni göremeyecek kadar KÜÇÜK. Böyle koşturarak geçerken yolları, her seferinde gelip çarparlardı gözüme; kaldırım taşlarının arasında kendi kendilerine bitivermiş olan otlar. Onları arkamda bırakıp yürümeye devam ettiğim halde bir süre daha kalırlardı çarptıkları gözümün önünde. Yavaş yavaş, sanki yokmuşum bana bakan herkesin beni görüyor olduğu şüpheliymiş gibi yaşamayı öğrendiğim sıralarda; siz hep birbirinizle konuşur, birbirinize söyleyeceğiniz şeyler bitince birbirinize karşı susarken. Aynaya bakar gibi bakıyordum kendisi arttıkça hüznü de çoğaltan bir merakla ben o otlara. Kendimi bir ot gibi duyuyordum sizin yanınızda. Anlamsız, savunmasız güvenliksiz ve iğreti bir ot gibi.
Oysa şimdi bana çevrili bu bir oda dolusu gözün beklediği şey, asla ot gibi bir şeyin yapabileceği türden bir şey değil. Yapamam bakmasınlar. Başrolde ölüm ve yan rollerde acı dehşet ve çaresizliğin olduğu o trajediyi canlandıramam. Anne ve babasının ani ölümlerinin ardından hayatta bir başlına kalmış zavallı kızı oynayamam. Bakmasınlar o yüzden, böyle ara ara, sabit gözlerle, kederlenmeye çalışarak. Gözlerimin içine bu denli ısrarlı bir baskıyla bakarlarsa onların canını acıtıp yaşartmaya muvaffak olacaklarını düşünerek aslında feryat figan içinde dövünmemi bekleyerek ve neden sadece durgun göründüğüme şaşırarak. Bakmasınlar, aynı odanın içinde, kilometrelerce ötemde durup, dağ mı taş mı, kurt mu kuş, mu insan mı olduğumu seçmeye çalışarak.
Varlıklarını bu denli izhar edecek bu ve bunun gibi hiçbir şey yapamazlar sadece korkar kendisini bir ot gibi duyanlar. Zaten korku da öyle bencil bir duygudur ki kendisinin hissedildiği yerde başka bir duygunun belirmesine müsaade etmez asla.
Yüzüm alev alev yandı, ellerim titriyordu. Kelimeleri, konuşabilirliğimi unuttum olanı öğrendiğim an. Şafağın sökerek içinden çıktığı atlas kumaşı sökemediği ve yeryüzünün ürkünç bir renge büründüğü bir vakitte evden yalın ayak dışarı fırlayıp, yokuş aşağı koştuğumu ve o yokuşun sonunun bir uçurum olduğunu duyumsayarak korktum. Yetmez mi?
O kadar da kötü bir şey değil aslında bu. Alt tarafı biraz daha oturacaklar, biraz daha bakacaklar; onları ziyadesiyle hayal kırıklığına uğratmış, hiç açılmamacasına birbirine kenetlenen iki ağır siyah tiyatro perdesini andıran gözlerime. Ve sıkılıp gidecekler sonra.
Bilmeyecekler ki sizsiz olmamın, sizden arınmamın imkân dâhilinde olmadığını çünkü nihayet ölesiye silik, ölesiye donuk hayatımın sırtında bir kambur gibi hülasanızı taşıdığımı. Siz varken ne kadar sizinle doluysam siz yokken de o kadar dolu kalacağımı bilmiyorlar, hiçbir zaman bilmeyecekler ki. Keşke bilselerdi. Biri bir yağmurlu günde telaşla bir yere yetişmeye çalışırken üzerinde yürüdüğü kaldırım taşlarının arasındaki yağmur suyunu emen o küçücük otları görseydi ve onlara basmamak için adımlarını değiştirseydi.
Acaba nihayetinde evden çıkarlarken söylemeli miyim onlara şu bilgelik kokan sözleri: Ölümsüzlüğün yolu budur işte; ölmek. Onlar bozuk şeklimin, yamuk yumukluğumun mimarları yani, onlar ab-ı hayattan tattılar. Yaşıyorlar hem de hiç ölmemecesine üstelik bir miktar görece de olsa benden epeyce uzak bir yerde. Desem ve sinsice gülsem o an delilikten bir perde izlediklerini mi sanırlar yoksa?