Tepe
bugünkü hedefi karşıda gördüğü tepeye çıkmaktı. ağaçlık bir tepeydi. tahminen 2 saate çıkabileceğini düşündü. yanına biraz su aldı, bir de ufak havlu ve yola çıktı. büyükçe bir araziye yayılan etekleri vardı tepenin. o buralara ilk defa geliyordu. çıkmayı istemesinin sebebi manzarayı rahatça görmekti.
yolda iki çiftçiyle karşılaştı. buraları ekmişlerdi. onlarla biraz sohbet etti. iki dönüm arsayla iki aile geçindiriyorlardı. sabah, akşam mısır yiyorlardı. biraz biber, biraz da fasulye ekmişlerdi. geri kalan ihtiyaçlarını örneğin pirinç ve soğanı, takasla elde ediyorlardı.
onlarla fazla sohbet edemezdi, hava kararmadan geri dönmeyi düşünüyordu. onlara sormuştu "çıkışta kaybolur muyum?"
"kaybolmazsın, bir kaç farklı yol var, ama hepsi tepeye çıkar. zaten tepenin sadece bir zirvesi yok mu? ne de olsa eninde sonunda oraya varırsın. ama inerken sorun yaşama. geldiğin yolu unutma. gördüğün gibi etekleri çok geniş bir araziye yayılır."
bu sözleri hatırlayacaktı. yoluna devam etti. yolda zirveden inen turistlere, ve dini kafilelere rastlıyordu. onu böyle saç sakal karışık görüp korkanlar da oluyordu, merakla süzenler de. bu dağın tepesi yerlilerin eski dinlerinde kutsal ayin yaptıkları bir yerdi. adak adarlardı tepede. bazen bir koç, bazense sadece bir tavuk. hepsiyle kısa kısa sohbet etti ama terini soğutmadan çıkmaya devam etti.
artık kimsecikler kalmamıştı. yavaş yavaş manzara güzelleşiyordu. kaldığı kasabayı görebiliyordu.
tepeye vardı. çok rüzgarlı biraz da bulutluydu. ama bulutlar onun altında kalıyorlardı! karşısında ada gibi duran diğer dağları seyre daldı. pamuktan bu denizde çıkmış güzel adalar...
ateş yakmak istemedi, uzun ömürlü olmayacaktı, hem bişey pişirmeyeceği zaman ateş yakmak hoşuna gitmiyordu, yanına malzeme de almamıştı. bir süre, zamanını bilemedi, orada kaldı ve seyretti. bazen bazı zirveler bulutla kaplanıyor, ötekiler açılıyordu. zaman zaman bulutta boşluklar oluşuyor ve yeryüzünü görebiliyordu. bir kere de kendi bulunduğu tepe bembeyaz bir bulutun içine girivermişti! görüş mesafesi sıfıra yaklaşmıştı. ürkütücü bir andı, tepede yalnız olması daha da ürkütmüştü onu. havanın değişik bir kokusu vardı bu esnada.
inmeye karar verdi. saati yoktu, ama güneşin ufuktan uzaklığına bakarak bir buçuk, iki saatlik aydınlık kaldığını tahmin etti. inişi daha hızlı olacaktı.
kalan son suyunu tüketti, ve inmeye başladı. hızlı iniyordu, ki yokuşlarda yavaş inmek daha yorucuydu.
bir dönemeçe geldiğinde burayı hatırlamadağını farketti. aşağısını da göremiyordu bulutlardan. heyecanlanmıştı. burada bir süre oturdu, ve aklına en çok yatan yoldan gitmeye karar verdi. toplam iniş 1 saat sürdü. bu sefer çiftçilere de rastlamadı. vardığı yer daha kuraktı. yerler sanki kül gibi ince bir kumla kaplıydı. ufak bir dere vardı üzerinden buharlar çıkan. derenin yanından giderek bir yerlere varacağını düşündü ve dere yatağını takip etti.
suya elini soktu, sıcaktı! içmeyi düşündü ama hararetin üzerine bir de sıcak su hiç gitmezdi.
artık hava kararmaya başlaşmıştı.
bu derenin yanından yürümeye devam etti. çorak topraklardan geçiyordu artık. neredeyse çöl sayılabilirdi. dağın öbür eteğine indiğini düşündü. etrafından dolaşmak çok daha uzun sürecekti. en kısa zamanda bir yerleşime varıp oradan araç temin etmeyi düşündü. kasabada onu merak etmezlerdi, evden çıkarken "ben birkaç gün gelmeyebilirim" demişti.
son tepeyi aştığında artık hava iyice kararmıştı. bir kaç ışık gördü, ve sevindi.
köye yaklaştı. onu gören horozlar havlamaya başladılar. havlayan horoz gördüğüne pek şaştı, ama köpek olmasından iyidir diye de sevindi.
kilden yapılmış ve çatısı olmayan bir takım evler vardı. içerideki karartıların hareket ettiğini farketti. kapıların hepsi açıktı, daha doğrusu kapıları yoktu. duvarlarda birer delik vardı sadece. ve T şeklindelerdi. bacakların geçeceği yer dar, gövdenin geçeceği yer geniş.
evlerin çatısı olmaması da çok garipti. tam o sırada uzunca tahta bir kuleden bir şarkı yankılandı.
"apyoooonu fatlat"
diyordu. bunun "köye bir yabancı geldi dikkat" demek olduğunu zannetse de, böyle olmadığını anladı.
"apyoooonu fatlat"
bir eve girdi. içeride kısa boylu, entarili, kapişonlu, kadın olduğu anlaşılan birisi vardı. yüzünü görememişti. kadın ona bir el hareketi yaptı ve oturacak bir yer gösterdi, ve içerideki başka bir odaya girdi.
oturdu. beklerken içeriden sesler duyuyordu, birileri ayaklarını yere vuruyordu sanki. ama saygısından yerinden kalkmadı. bu köyün de her köy gibi farklı adetleri olmalıydı. bilmediği işlere burnunu sokmayacaktı.
birkaç dakika geçti ve içeriden tombik ve son derece güler yüzlü bir amca çıktı. çok esmer bir suratı vardı, saçları yok gibiydi. dişleri yarı döküktü. elini uzattı, el sıkıştılar. el sıkması çok komikti, elinin sadece ucunu kavramış, sonra hemen çekmişti.
amca ona "nasılsın" dedi.
"iyiyim amca".
bir bardak su verdi, gerçekten de susamıştı. tahta bir bardaktı. kana kana içti, buz gibiydi.
"neredeyiz amca?"
"apyon köyü burası" dedi. "şarkıda da öyle diyordu sanki?" dedi. ama amca onu duymamazlıktan geldi.
soruyu tekrarlamadı. içeriki odadan ilk girdiğinde gördüğü kız çıktı. yüzü çok güzel, esmer bir kızdı. bu insanlar kirliydiler, ama çok güzel yüzlüydüler. yerlerin küllü topraktan olması yüzünden olabilirdi bu kir. kız ona gülümsedi. bir kenara zarifçe oturdu.
"kızım" dedi adam gülerek. "annesini kaybettik, ikimiz beraber yaşıyoruz. nereden geliyorsun?" dedi.
"ben şu arkadaki tepeden indim. yanlış yola sapmışım inerken. aslına bir kasabadan çıkmıştım dağa" deyince kız ve baba birbirlerine ürkek bir bakış attılar.
"evet senin gibi biri, bir kere daha gelmişti" dedi adam. gidip kızının başını okşadı. kızının yüzü buruk ve mahsun bir hal almış, gözleri uzaklara dalıp gitmişti. "çok iyi bir gençti. o da kaybolup bizim evi bulmuştu. şimdi nerededir, napıyordur acaba" dedi.
"öyle mi?? ne zaman oldu bu?"
"üç ya da dört sene oldu sanırım. belki beş sene sonra dönerim demişti. biz hemen dönsün istiyoruz. bize çok şey öğretmişti. köyün çocukları onu çok severdi. hepsine uçurtmalar yapmıştı, hem de bişey istemeden. ve onun yaptığı gibi iyi uçurtma yapan hala yoktur buralarda"
kendisi uçurtmanın U`sundan anlamazdı. ses tonlarından bu gencin onlarda çok iyi izlenimler bıraktığını anlayabiliyordu. ama asıl merak ettiği başkaydı. artık dayanamıyordu soracaktı.
"apyonu faplat ne demek?"
kız kikirdedi. belli ki şivesi çok komik çıkmıştı bunu söylerken. "ya hani ben geldiğimde bir şarkı yankılanıyordu köyde"
"sana anlatacağım, bir kaç saat beklerseniz, hatta bu gece kalın bence, hava iyice karardı"
"iyi de beni hiç tanımıyorsunuz? hem eviniz ufacık.."
"olur mu, seni gözlerinden tanıyoruz biz. bize hiç yabancı gelmiyorsun. hem üzerinde hiçbirşey getirmemişsin, ne bir battaniye, ne bir çadır. sen nerede kalmayı düşünüyordun?"
"evet.. aslında sizi rahatsız etmek istemedim. kalacak bir yeriniz varsa da çok müteşekkir olurum" dedi çocuksu bir saygıyla.
"benimle gel"
evden çıktılar, hemen yandaki ufak bir yere girdiler. burada samanlar vardı, bir tane de samandan yatak vardı. iki tane tavukla paylaşıcaktı anlaşılan bu odayı. "umarım eşleri kıskanıp beni ısırmaz" dedi.
amca gülmüştü "haa horoz mu? merak etme, o anca havlamasını bilir. bişey yapmaz. zaten o dışarda uyur" demişti.
"peki ya yağmur yağarsa? "
"yağmaz, bu köyde hiç yağmur yağmaz, yağsa da ıslansak ne çıkar? şekerden yapılmadık ya?" demişti. haklıydı aslında. ıslansalar ne olacaktı ki?
"sen biraz otur, biz birazdan geliriz"
uzandı ve uzandığı yerde uyuyakaldı. belki bir, belki iki saat geçmişti aradan, peri gibi bir şarkı sesiyle uyandı. kız evden çıkmış bulunduğu odaya doğru bir şarkı mırıldanarak geliyordu. elinde bir kase vardı. kaseden dumanlar çıkıyordu.
"yemek hazırladım, acıktıysan" dedi.
"sağol" dedi. kız yemeği odadaki bir tabureye koydu. kendisi de bir tabure çekti. cebinden iki tane tahta kaşık çıkardı. birini ona uzattı. beraberce yemeye başladılar.
yemek çok ama çok lezzetliydi. kurufasulye tarzı, domatesli, sıcak çorbamsı bir yemekti. et yoktu içinde. kıza, o yemeğe kaşığını daldırırken kaçamak bakışlar atıyordu. gerçekten de güzel bir kızdı. hiç alışık olmadığı bir havası vardı. cildi karaydı, hatta ışık kızın cildinden yansıyordu. alnının hatları keskindi, saçlarını arkadan bağlamıştı şimdi. iyice ortaya çıkarmıştı yüzünü, ama bir kaç saç tanesi çıkmış yanaklarına değiyordu.
kız ona "yemiycek misin?" dedi, sonra yine dişlerini gösteren bir gülümseme attı. kalbi yerinden hoplamıştı, hem yakalanmış olmanın verdiği utanç hem de kızın gülümsemesi...
"babam aşağı köye kadar gitti. birazdan gelir. nasıl uyudun? burası küçükken benim odamdı, şimdi tavuk bakıyoruz" dedi.
"bu tavuklar da havlayan cinsten mi?" dedi.
kız bu soruyu anlamamıştı. "iyi uyudum sağol. saman yatakta bu kadar güzel uyuyacağım aklıma gelmezdi. hem de çatısız bir odada"
"odam güzeldir, beğenmesen kızardım" dedi ve yine güldü.
yemeği bitirdiler. o sırada horozun havlaması duyuldu. "babam geldi" dedi kız. kaşıkları boş kasenin içine koydu, iki elle tabureden aldı, çocuğa selam verir gibi yaptı ve koşarak dışarı çıktı.
babası odaya girdi. "arkadaşım, gel benimle" dedi. beraberce eve gittiler. adam tişörtünün arkasın gösterdi. "görüyo musun?" dedi. gerçekten çok garipti. adamın arkasında, beline doğru, büyükçe, portakal gibi bir şişlik vardı.
"işte o şarkıyı söyledikleri zaman" dedi "biz bu şişliği indirmek için bir şeyler yaparız" dedi.
ne diyeceğini bilemiyordu. "kalıcı değil mi bu şişlik yani?"
adam güldü ama gülerken sanki canı yanmıştı. biraz da ıkınarak "yok canım kalıcı olur mu? orada bu şişle nasıl yaşarım" dedi, ve gülmeye devam etti.
"peki nasıl indiriyorsunuz ki?"
"orasını söyleyemem. çünkü sana kötü etkide bulunmak istemem" dedi. "herkes farklı farklı yapabilir. mesela ben hergün farklı bişeyler yapıyorum diyebilirim, bu aralar daha çok tepiniyorum. uzakta bi köyde iğne batırıyorlarmış da biz cesaret edemedik"
"peki şu şarkı niye ve ne anlama geliyor?"
"anlamını biz de bilmiyoruz. eskiden beri değişe değişe bu hale gelmiş. bugünkü dilde hiçbir anlamı yok. bize bir hatırlatmadır, sanırım yeryüzündeki suyun gel-gitiyle alakalı bir zamanlaması var ama ben anlamam."
o sırada şarkı yankılandı "apyonu fatlat!"
lafına devam etti:
"aslında bu köye gelenler, önceleri şu kaynar derenin berisindeki tepenin ardında bir dağda yaşarlarmış. hala orada kalanlar var. onlarda olmazmış bu şişlik. sanırım gündelik hareketlerle alakalı bir şey. orada insanlar kayalardan ine çıka, patikalarda yürüye yürüye, yani oranın doğal şartlarında yaşarken şişmezmiş sırtları. biz de buradaki düzlükte yaşamaya, buranın rahatlığına alıştık artık, ama bütün gün oturunca da böyle oluyor." deyip sustu ve içeri gitti. içeriden yine ayak sesleri, tepinmeler ve bazı anlamadığı kelimeler duydu. kız bir ara başını uzatıp ona bakmıştı. kızı gördüğünü belli etmeden, pencereden dışarı bakıyormuş gibi yaptı.