Töreler! Ah Yanlış Töreler!
Güneş, sonbaharın çiçekleri soldurduğu gibi songun yüzünü gösterirken; artık akşam olmak üzere ve sadece batan ben değilim, sevinçleri, mutlulukları, hüzünleri ve kederleri de kendimle götürüp batıracağım der gibiydi. Karanlık! Ah karanlık! Gelme ne olursun! Oldum olası seni sevmedim. Hep bana korkun göründün. Çünkü seni sevecek ne bir günüm oldu. Ne de Benim seninle örtecek bir ayıbım oldu... Yerinden kalktı pencereye doğru yürüdü. Yürümüyordu, adeta yalpalanıyordu! Başı çatlayacaktı… Odanın içi biraz da karanlık olmuştu ama onun gözü zaten hiçbir şey görmüyordu ki! Pencereye el attı;
“bir kolunu açayım da belki biraz temiz hava alırım, nefesim açılır. Boğuluyorum adeta!” dedi. Açılan pencereden dışarı baktığında içi daha da karardı! Sokak havası onun nefesini daha bir daralttığını gördü!
Pencereyi çarpacak bir şekilde kapattı.
Koşar adımlarla kendisini yatağın üzerine attı. Elinden olmayarak, gayri ihtiyari bir şekilde gözlerinden seller boşalırcasına hüngür hüngür ağladı…
Uzun bir süre böylece kaldı. Ne kadar süre kaldığını kedisi de bilmiyordu. Aslında saat’i vardı ama sanki aklı başında değildi. Boyun damarları tutulmuş gibiydi… O anda içeri giren annesinin;
“hadi kızım akşam yemeğine, yemek yarım saat’tir hazır seni o kadar çağırdım, neden ses vermiyorsun?” Serzenişi olmasaydı kim bilir bu sersem halde ne kadar odada yalnız başına kalacaktı…
Annesinin; “tam 3 saat’tir içeridesin. Ne bir çay neden kahve içtin. Teyzen gelmişti seni çok çağırdık ama ne geldin ne de bir cevap verdin.” Dediğin de ancak o zaman uzun bir süre içeride kaldığını hatırladı.
“Doğru ya odaya ilk geldiğimde güneş hala batmamış idi. Şimdi ise zaman epey geç olmuş.” Ve üstelik kâbusu olan, hiç gelmesini istemediği gece işte gelmişti…
Annesinin sözlerine hiçbir cevap vermedi. Ağır adımlarla annesini takip edip yemek masasına doğru yol aldığında yutkunurken salyasının dahi boğazından geçmediğini gördü. Geride dönemezdi ya;
“artık ne olursa olsun birkaç kaşık sıcak çorba içer biraz kendime gelirim belki” düşüncesin de idi…
Sofraya şöyle bir göz attığında; en küçük kardeşi Mahmut’tan tutun da, diğer iki kardeşi Hatice’yi, Fatma’yı ve hemen yanı başlarında babasını gördü. Ama hiç kimse yemeğini yemiyordu. Her kes onu bekliyordu. Usul usul sofraya kuruldu. Sofrası yer sofrası idi. Sofrada çok çeşit yemek vardı.
Annesi kızına özel son gecesinde kraliçelere has bir sofra hazırlamıştı. Şöyle sofraya bir göz attı. Hiçbir şey yemek istemediğinden sadece çorbaya birkaç kaşık salladı. Onu bile istemiyordu ya. Belki de hiç kimse neden yemediğini sormamasını istediği için kendisini buna mecbur hissediyordu.
Lakin onun bu huzursuz hali kimsenin gözünden kaçmıyordu. Kaçmıyordu da kimse de nedenini sormuyordu. Anne zaten durumu tam olarak bildiği için onun bu hareketi kendisine garip gelmiyordu. Babayı dersen o zaten durumu tam bilmese de, bütün her şeyin neden kaynaklandığını sezmesi hiçte zor değildi, onun için…
Ablalarının bu garip hareketlerine en çok şaşıran diğer kardeşleriydi. Onlar neyin ne olduğunu bilmedikleri için bu durumu çok garipsiyorlardı. Nasıl garip görmesinler ki; onlar en büyüğü olan Fatma daha henüz 12’sine yeni girmişti. Hatice 10, Mahmut ise daha 5 yaşındaydı…
Çorbasından birkaç kaşık alan Merve hiçbir şey demeden sofradan kalkıp odasına tekrar geri döndü.
Annesi, babası ve kardeşleri de hiçbir şey demeden arkasından bakakaldılar. Odanın kapısı kapandı. Ne zaman sonra Murat hanımı Suzan’a dönerek:
—Ya hu Suzan bu kıza ne oldu? En mutlu gününde neşe dolu olması lazımken kızımızın şu haline bak! Sanki yas evinde!? Murat bunları söylerken aslında kendisi de birçok şeyi biliyordu bilmesine de. Kızının dürümünü tam olarak bilmekte istemiyordu. Hem sorsa ve duruma tam olarak vukuf olsa ne değişirdi ki? Artık karar verilmişti. Bu karardan dönüş olmayacağına göre, kendince yerinde bir soru sorduğu kanaatindeydi…
Suzan Hanım da kocasına ne cevap verebilirdi ki! Birkaç kez bütün nedenleri kocasına anlatmıştı. Ama nedense kocası her seferinde bildiğini okudu!.. Şimdi çocukların içerisinde kocasına ne cevap verebilirdi ki. Sadece;
“Bilmem ki.” Diyebildi…
Merve kendisini odaya atar atmaz yatağa gümüldü. Neden olsa az sonra kına yakmaya geleceklerdi. Merve yatağa gümülü bir halde hayallere daldı:
“Babası daha o üç aylıkken köy’de olan babasından ayrılarak şehre taşınmışlardı. O zamanlar köy yerinde geçim çok zordu. Dedesinden kalma birkaç küçük tarla bir de içinde Fıstık olan bir bağları vardı. Bunlar da ancak babasının geçimi zar zor oluyordu. Zaten kendisinden önce evlenen üç abisi de evliliklerinin ilk bir yılında şehre taşınmışlardı. O da şehre taşınırken; geride bir tek bekâr olan kardeşi ve annesi babası kalmışlardı.
Şehre gelir gelmez abisinin yardımıyla bir ev kiralamıştı. Ev de denilmez ya. Tek oda küçücük bir mutfak dört metre kareyi geçmeyecek kadar bir salon. İlk başta bir inşaat’a amele olarak işe girdi. Zaten başkada iş yapamazdı ya. Çünkü hiçbir mesleği yoktu. Köy okulunda beş yıllık bir okul okumuşluğu vardı. Bir de çift sürmesini bilirdi. Şehirde de çift sürmenin bir meslek olmadığını gördüğünde elinde sadece inşaatlarda amale olmak kalmıştı...
İki yıl amelelik yaptıktan sonra bir yakının sayesinde bin bir ricayla bir devlet kurumunda işe yerleşmişti.
Çok yokluk çektikleri için yokluğun ne olduğunu bildikleri için paralarını kıymetini bilmiş. Ve kendilerinin de içinde barınacağı küçükte olsa bir gecekondu almışlardı. Bütün bunları babası anlatmıştı…”
Bu gecekondu Merve’nin hatırladığı ilk evdi. O eve yerleştiklerinin ikinci yılında Merve okula başlamıştı. İlk başta okulu çok seviyordu. Dördüncü sınıfa kadar karnesi hemen hemen hepsi “pekiyi”ydi çok nadir derslerden “iyi” aldığı olurdu. Ne olduysa dördüncü sınıfta oldu. O yıl pek sevdiği nine’sini kaybetti!..
Bu üzüntü yüzünden derslerini çalışamaz oldu. Her ders çalışmaya başladığında üzerine sıkıntı çöktü. Dördüncü sınıfı zar zor geçti. Beşinci sınıfa geldiğinde Öğretmenlerin ders konusunda kendisini motive etmeleri ancak beşinci sınıfı bitirmesine yetti. Altıncı sınıfa geldiğinde çakılı kaldı. Bütün bu olanlar; Nine’siyle alakalı sayılmazdı belki dördüncü sınıfta haklı olabilirdi ama ya sonrası? Onunda anlamadığı nedenler ve beklide gizli bir güç ona; “derslerine çalışma!” diyordu; gibi geliyordu.
Altıncı sınıfta İlk sene sınıfta kalınca gitmek istemedi. Babası çok zorladı. Olmadı babası onun okula gitmesi için tokatlamak zorunda kaldı. Gitmenin dışında bir yol bulamayınca gitmek zorunda kaldı…
Altıncı sınıfta sınıf tekrarı yaparken Arkadaşlarının bir üst sınıfa geçmeleri kendisinin de sınıf tekrarı yapmasına çok içerleniyordu. Yapacak hiçbir şey de yoktu. Artık ne yapsa nafile… Kendi kendine; “ben en iyisi okulu bırakayım.” Demişti…
O yıl okul bittiğinde eve yedi zayıf’la gelmişti. Yine babasından dayak yemişti… Ama bu okul hayatının son yılı oldu. Okulu bıraktığında daha 13’ndeydi. Artık ev işlerinde annesine yardım ediyordu. Bu böyle devam ederken kendisinden üç yaş büyük olan ve aynı zamanda komşuları olan Maho amcanın oğluna gönlünü kaptırdı. Tabi ki bu onun isteğiyle olmadı. Maho amcanın oğlu Serkan’ın kendisine ilgi beslediğini gördüğünde;
“Neden bende kendinse ilgi beslemeyeyim? Hem onun gibi yakışıklı birini mi bulacağım.” Demişti…
Bu karşılıklı ilgi uzun sürdü. Bazen çarşıda pazarda karşılaştıklarında merhabalaşır ve havadan sudan konuşurlardı. Her ikisi de birbirilerine açılmaya cesaret etmemişlerdi. Ta ki iki ay kadar evvel yine alışverişe çıkarken arkasından zor duyulan “Merve” diyen bir ses’e dönüp Serkan’ı görene kadar…
Serkan, o gün her şeyi anlatmıştı. Merve’yi çok sevdiğini, Bu sevginin yeni olmadığını, Yaklaşık olarak iki yıldır gündüz hayal gece düşünde gördüğünü ve artık bu sevgi; Önü alınamaz bir “AŞK”a dönüştüğünü anlatınca, Merve de kendisini alamaz;
“Serkan bende seni seviyorum.” Der…
Serkan’ın “Seni seviyorum” demesi onu çok mutlu etmişti. O gün mutluluktan uçuyordu. Daha henüz çocuk yaşta da olsa; sevgiyi aşkı hissediyor ve birilerinin onu sevdiğini söylemesi bile, onun mutluluktan uçması demekti.
Bu güzel günlerin çok uzun sürmeyeceğini seziyordu. Ne yapıp yapmalı Serkan’la tekrar buluşmalıydı. Ve buluşunca neler söyleyeceğinin planlarını yaptı, günlerce…
Aradan birkaç gün geçmişti ki, Merve kız kardeşi Hatice ile beraber çarşıya çıkmak için izin aldı. Kendisi izin aldı; ama Serkan’a nasıl ulaşacaktı? “Bizim buralar televizyonlardaki diziler gibi flört’ü hoş karşılamaz. Hatta bir kız bir erkekle söylendi mi; o kızın namusuna ‘helal’ geldi diyerek, töreler gereği öldüre de bilirlerdi.” Diye düşündü. Ama ne olursa olsun bugün Serkan’ı bulmalı içi çift laf etmeliydi. Bunları düşünüp yola devam ederken az ilerde dershaneden dönen Serkan’ı gördüğünde dünyalar onun olmuştu. Kardeşi Hatice’yi atlatıp Serkan’a yetişti:
—Serkan bizim töreleri bilirsin. Eğer beni seviyorsanız bir an önce gelip beni babamlardan isteyin. Şayet siz gelmeseniz korkarım bir başkası gelip ister. O zaman da isteyen kişiye ben yok diyemem. Çünkü benim yok deme gibi bir seçeneğim yoktur… Merve’nin korktuğu Ve “başkası” dediği kişi amcası oğlundan başkası değildi. Gerçi Serkan isterse ve söz kesilse bile amcası oğlu araya girdiğinde töreler gereği Merve’yi almak amca oğlunun hakkıdır!..
—Ama Merve, Biz daha küçüğüz. Üstelik sen daha da küçüksün. Hem ben babama, bu yaşta nasıl evlenmek istediğimi söyleyebilirim ki!?
—Serkan, Beni iyi dinle! Ben amcazadelerimden duyumlar alıyorum. Amcaoğlu beni isteyeceğini söylemiş. Artık o istemeye gelirse, benim “istemem” deme gibi bir seçeneğim olmaz. Bunu söyler söylemez Hatice’nin; “Merve abla” diye çağırdığını duymuş. Serkan’ın cevap vermesini beklemeden, oradan uzaklaştı…
Serkan Merve’nin arkasından sevgi dolu bir gözle baktı…
Merve on beş yaşında olmasına rağmen yaşından büyük bir görüntüsü vardı. Gözleri deniz mavisi, uzun düz saçları zarif bir beden yapısı dolgun yanakları, ince kaşları ve zarif vücudu ile adeta bir peri kızı andırıyordu…
Üç gün sonrasıydı. Merve duyumları gerçek çıktı. Amcası onu, oğlu Hüseyin için istemeye gelmişti…
Bir müddet sohbet ettikten sonra Amcasının; “Allah’ın emri Peygamberin kavli.” ile Başlaya sözü duyduğunda yıkılmıştı…
Amcası oğlu Hüseyin kendisinden tam sekiz yaş büyüktü. Üstelik ona her zaman “Hüseyin Abi” derdi.
Annesine durumu anlattı.
“Anne bu Hüseyin Abi benden yaşça da çok büyük.” Dediğin de Annesi ona;
“Kızım Bizim töreler gereği Amcaoğlu kızdan kaç yaş büyük olursa olsun bu yaş sorunu ayıplanmaz.”
Aslında Merve annesine; “benim sevdiğim var ne olursun anne beni bu amcaoğluna vermeyin. Bunu kimseye anlatamam. Sen benim annemsin. Lütfen beni sen kurtar.” Demek istiyordu. Lakin bir türlü söyleyemedi. Ağlayarak annesinin yanından ayrıldı.
O gece her şey bitti. Söz kesildi. İki gün içinde hazırlıklar yapıldı. Nişan için ne gerekiyorsa hazırlandı. Bir kaç davetliyle nişan için geldiler. Gelen misafirlerle ev ortamında mütevazi bir nişan merasimi yapıldı. Yüzük takıldı. Çiğköfteler yapılıp gelen yakın dost ve akrabalara ikram edildi. Gecenin sonunda da; Tüm misafirlere tatlılar ikram edildi…
Ertesi sabah annesi ona; “Kızım senin derdin ne? Neden amcaoğlunu istemiyorsun? Yoksa senin aklından başka başka şeyler mi geçiyor? Bana açılabilirsin. Ben senin annenim.” Demişti.
Zaten Merve Derdini dökebilecek bir arkadaşı da yoktu. Aslında var da yok. Üç beş tane komşularının kızları vardı. Hepsi de arkadaşlarıydı. Lakin çoğu dedikoducu olduğundan Merve herkese açılamazdı. En çok sevdiği “Sen benim tek sırdaşımsın.” Dediği Gülcihan vardı. O da uzun bir süredir ninesi rahatsız olduğu için, uzak bir memlekete gitmişlerdi.
Gülcihan’ın babası tarafı buralı değiller. Onun babası memur olduğu için memurluğunun ilk yılları buraya gelmiş. Gülcihan’ın Annesine gönül vermiş. En sonunda Gülcihan’ın Annesini istetmiş ve onunla evlenmiş. Çok mutlu bir evlilikleri olmuş. Evliliklerinin ilk yılı dolmadan; Allah onlara Gülcihan’ı vermiş.
İşte o Merve’nin sırdaşı Gülcihan; şimdilerde Babaannesine gitmiş. Ve belki uzun bir süre daha da gelmeyecek. Çünkü kaydını da oraya aldırmıştı. Merve artık kararını vermişti. Ne olursa olsun her şeyi annesine anlatacaktı. Gözünü annesinden alarak yere baktı. Ve utangaç bir eda ile;
“Anneciğim canım Anneciğim ben sana ne dersem siz bildiğinizi yapacaksınız. Çünkü siz buna mecbursunuz. Amcam oğlu dururken beni bir başkası nasıl ister. Ve siz beni onun dışında bir kişiye verebilirimsiniz ki? Bu törelerin; senin, benim ve bu yörenin tüm insanların özgür iradesine ipotek koyduğunu bilmiyor muyum?..”
Buna rağmen tüm yaşadıklarını, Komşuları Maho amcanın oğlu Serkan’a olan sevgisini Ve amcası oğlu Hüseyin’in hiç sevmediğini. Hepsini anlattı. Annesi onu sabırla dinledi. Konuşmasını hiç bölmedi. Annesinin bu suskunluğu ona cesaret olmuştu. Ve o da bu suskunluğu fırsat bilip her şeyini anlatmıştı. Sözlerinin bittiği yerden Annesinin;
“Kızım “töre”lerimiz ne derse o olur. Üstelik türelerimizde kızın ne düşündüğü sorulmazken, ben seninle bu kadar konuştum ve seni sabırla dinledim. Artık şunu iyi bilmelisin ki; Ben bütün bunları babana dahi anlatamam. Bak kızım! Ben babanla evlendiğim zaman, Ekrem deden gelip beni istedikleri zaman bana hiçbir şey söylenmedi. Sadece babamla anemin o gece benim hakkımda konuştuklarını uzun uzun bu evlilik üzerine müzakere yaptıklarını ben onlara gecenin ilerleyen saatlerinde bir kahve götürürken kulak misafiri olmuştum. Ve ertesi sabah ‘Suzan’ım seni hacı “Ekrem”lere vermeyi kararlaştırdık. Oğulları murat için seni istemişler. Ve ben utancımdan hiçbir şey diyememiştim. Ben o zaman hiç itiraz etmedim-edemezdim. Sende benim gibi kaderine rıza göster. Zaten yapacağın başka da bir şey yok.” Demişti…
Aslında annesine karşı gelebilirdi. Ben bu duruma isyan ediyorum diyebilirdi. Lakin bu sözlerin ne babası nazarında ne de toplumda; hiçbir kıymeti olmazdı. Diye düşünmüştü.
İşte tüm olanlar olmuş Merve artık istemese de kaderine boyun eğmiş.
“Bundan sonra olacaklar ne ise olsun.” Demişti. Aradan 40 gün kadar geçmişti.
İşte gelmesini hiç istemediği gün gelmişti. O gece kınası vardı. Artık misafirlerin kınayı yakması için gelmeleri an mesele idi. Merve’yi bu düşüncelerden alıkoyan zılgıt sesleri oldu. Sokakta ortalığı ayağa kaldırırcasına birkaç kişinin zılgıt sesi duyuldu. O zılgıt sesi ve kınaya davetli olan konu komşu her kesin içeri girmesi ile ev tamamen bir düğün yerine döndü.
Gelen misafirler damat tarafının getirdiği davulla biraz oynadıktan sonra, adetleri gereği geline önce bir gelinlik giydirdiler. Sonrada davulcuyu çağırıp gelinin etrafından davul çalarak mum yakarak gelini kınaladılar…
Merve, misafirler gider gitmez kardeşleri ile beraber kendi odalarına geçtiler. Kardeşleri Fatma, Hatice ve Mahmut’un sorularına önce cevap vermedi. Soru sormaya devam etiklerinde de Merve onları hafif azarla yatmalarını söyledi…
Onlar derin uykuya daldıklarında; saat gecenin 12’sini geçmişti. Ama Merve’nin uykusundan eser yoktu. Merve isyan etti.
“Neredesin ey uyku! Bari sen gel beni bu cevabını bulamadığım sorulardan kurtar!” dedi. Fakat uyku gel denilince gelecek bir cisim değil ki! Merve de bunu biliyordu. Biliyor olması hiçbir şey değiştirmezdi. Başka ne diye bilirdi ki…
Daha uzun bir süre tüm bu olanlar üzerine düşündü. Ne düşündü ise bir sonuca varamadı. Hiçbir şeye anlam veremedi. Kendi kendine;
“kim bu töre, nerede doğmuştu, annesi babası var mıydı?.. Neden amcaoğlu, buna mecbur muyum? Kim bunların böyle olacağını söylüyor? Neden hiç kimse çıkıp ta demiyor; ‘Herkes özgür!!!’ Her gün duyduğumuz, “çağdaşlık, medeniyet ve özgürlük” gibi süslü sözcükler neyin nesi? Ben televizyonlarda her gün özgürlük naraları atan insanları görüyorum. Gerçi onla da insanlığı (Kadınları) bir başka töre adına tüm haklarını kişiliklerini katlettiler ya!..
Adına “çağdaşlık” dedikleri o töre ağına düşeni o töreye kurban ediyorlar. Beklide güçsüzlerin kaderi bu. Adına ne denirse denilsin. Onlar her zaman ve her yerde ezilmeye mahkûmlar…” diye düşündü
Daha fazla düşünemedi zihni bunaldı. Gözleri karardı. Artık ne bir şey düşündü; ne de hiçbir anlam veremediği sorularına cevap aramak zorunda kaldı. O artık tatlı uykunun kollarındaydı…
Sabah Saat 8.30’da Annesinin sesi ile uyandı. Merve’nin huzursuzluğu vardı. Bütün bu olanlara bir anlam veremiyordu.
Beklide yaşı küçük olduğu için bu ağır yükün altında bocalıyordu. Ne düşünüyordu! Ne düşünmüyordu! Adeta bir boşluktaydı! Etrafına baktı. Kimsede bir anormallik yoktu. Birazcık annesinde tedirginlik hissetti.
“Kim bilir belki benim için, mutluluğum için tedirginlik yaşıyor” diye düşündü…
Onun dışında herkeste tatlı bir heyecan vardı. Özelikle baba Murat’ta tarif edilemez bir mutluluk vardı. Nasıl olmasın ki ilk kez dünür oluyordu. Kim bilir yakın zamanda dede olacaktı. Şimdiden bunları düşünürken içini tatlı bir heyecan kaplamıştı. Sabah kahvaltısı yapıldı. Bulaşıklar toplandı. Herkes’te bir koşuşturmaca. Bu evlilik dışında başka bir seçeneği olmayan Merve de istemese de artık ortama ayak uydurmak zorunda kalmıştı. Hele arkadaşı Melahat’ın ikide bir gıdıklaması, arada bir güzel espriler yapması; küçük gelin Merve’yi az da olsa mutlu etmiş. Tüm olacak olanları unutturmuştu…
Hazırlıklar tamamlanmış. Artık gelin arabası beklenir olmuştu…
Davul sesi duyulduğunda herkeste bir merak uyanmış kapıya doğru yönelmişlerdi. Yörede düğün misafirlerine “Berbi” denilirdi. Gelen “berbi”lerin zılgıt sesleri mahalleyi inletti…
Yöre geleneklerine göre gelinin kapısı kapanır. Kapının arkasına da gelin tarafından bir kişi durur. Ve “bahşiş” denilen bir hediye alınmadan kapı açılmaz. O “bahşiş” genellikle hep para olur… Kapıyı kız kardeşi Fatma kapattı. Fatma sıkı bir pazarlık sonucu yüksek miktarda bir bahşiş kopardı amcasından. Daha sonra kapı açıldı. Daha evvel nikâhlar kıyıldığı için damat gelip gelinin koluna girdi. Gelini gelin arabasına bindirdi. Etrafta davul sesleri… Bu davul sesine arada bir de kulak zarını yırtarcasına hep bir ağızdan zılgıt sesleri ekleniyordu. Aslında Merve’de ki mutsuzluk olmasa çok güzel bir düğün olacaktı…
Gelin arabası harekete geçtiği zaman arkasından diğer arabalar hafif hafif korna sesleri çıkararak, gelin arabasının arkasından konvoy oluşturdular. Merve bundan böyle kız değildi. O gelin olmuş. Ve ev hanımı olmuştu.
Merve Yeni hayata alışmaya çalışıyordu. Alışması çok zor olacaktı. Çünkü o hala bir çocuktu. Daha 16’sına bile girmemişti. Hiç istemediği bir kocaya ve yaşının küçüklüğünden dolayı yükünü kaldıramayacağı bir yuvayı ve üstüne üstelik Mızmız eden bir kaynananın yükünü kaldırmak ona çok zor gelmişti…
Kaynanasının bir alt katta oluşu, gündüzleri Hüseyin işe giderken ona; “mutlaka annemlere in yalnız başına kalma.” Demesi nedeniyle hemen hemen her gün düzenli olarak kaynanalarına inerdi. Her ne kadar amcasının evi olsa da gelin ve kaynana, beklide tabiatları gereği bir birileri ile geçinemezdi. Onlarda geçinemiyorlardı. Hele akşamları kocası Hüseyin’in kulağına gizli gizli bir şeyler fısıldaması yok mu? Hüseyin her gün biraz daha hırçınlaşıyor. Biraz daha hakaretler ediyordu.
Merve için evliliğinin beşinci ayında hayatı tamamen zindana dönmüştü. Ailesine de bir şey anlatmıyordu.
İlk başta sözlü hakaretlerde bulunan Hüseyin de artık sözle değil dayak atmaya başlamıştı. Günden güne dayakların dozu artmış. Artık Merve dayaksız bir gün arar hale gelmişti. Evliliklerinin altıncı ayın da Hüseyin eve yine sinirli bir halde gelmişti…
Gündüzden de Merve; kaynanası ve yengesi olan Semra ile tartışmış. Semra’nın; “kızım neden her gece sesiniz geliyor?” sorusu Merve’yi çileden çıkardı. Merve kaynanası Semra’ya karşı ilk kez sert bir şekilde; “hiç bilmiyormuş gibi yapma her gün oğlunu bana karşı kışkırtan sensin zaten. Bunları bilmiyor muyum sanıyorsun.” Demişti. Kaynanası da akşam işten dönen oğlu Hüseyin’e;
“oğlum bu kız artık bana karşı da terbiyesizleşmiş. Üstelik benim seni ona karşı kışkırttığımı da söylüyor.”
Kendilerine tahsis edilen üst kata çıktıklarında, Merve öyle bir dayak yemişti ki; yüzü gözü morluklar içinde kaldı. O gece sabaha kadar ağladı durdu. Sabah Hüseyin işe gider gitmez hiç kimseye söylemeden babasının evinin yolunu tuttu…
Kapıda annesi ile karşılaştı. Kızının Yüzündeki morlukları gören Suzan Hanım;
“Amman yarabbi. Kızım sana ne oldu sana böyle?” diye tepki verince. Merve de; “anne bir içeri girelim anlatırım” dedi…
Merve başından geçen her şeyi anlattı. Bugüne kadar anlatmadığı-anlatamadığı ne varsa anlattı. Çünkü o kendisine söz vermişti. Ailesine hiçbir şey anlatmayacaktı. Anlattığı gün artık yuvasının olmadığı-olmayacağı bir gün olacaktı. İşte o gün bu gündür. Artık hiçbir şartta o eve geri dönmeyecekti…
Bütün bu düşüncelerini de annesine anlattı. Akşam babası işten eve geldiğinde kızını evde yüzü morluklar içinde gördüğünde, önce;
“ne oldu kızım? Seni kim bu hale getirdi? Diye sordu.. Merve’de olup bitenleri kendisine anlattı. Önceleri bir tepki vermedi. Sonra da;
“Kızım hele birkaç gün burada kal herhalde bir çaresine bakarız.” Dedi.
Aradan birkaç gün geçmişti. Diğer kardeşleri Celal ve hatırı sayılır birkaç adamla Murat’ın kapısını çaldılar. Merve’yi ikna edip evine geri getirmek için çok çalıştılar. Merve ikna olmadı.
Sonraki günlerde başka başka kişiler araya girdi. Başka başka telkin yöntemleri denendi. Hiç biri olmadı. Merve ikna olmadı. Hem olsa ne değişirdi ki sadece bir işkence haneye geri dönecek ve belki birkaç gün sonra tekrar kaçıp geri gelecekti. Ama o kendi kendine verdiği sözü tutacak ve asla bir daha o eve dönmeyecekti. Dönmemekten de kararlıydı…
Merve’nin baba evinde üç yılını doldurmuştu. Bu arada boşanma davası açılmış Merve ile Hüseyin boşanmıştı. Hüseyin boşandıktan kısa bir süre sonra evlenmişti. Üç yıl dolundu boşanmanın dördüncü yılına girdi. Merve hala bekârdı. Merve henüz 20 yaşındaydı on altısında dul kalmıştı. Arkadaşları daha evlenmemiş olan Merve boşanmanın dördüncü yılına girmişti. Son bir yılda birkaç evli erken kuma olarak istemişlerdi; fakat Hüseyin buna engel oluyordu. “O evlenemez evlenmiyecek” onun bu sözü toplumda kabul görüyordu. “Hüseyin haklı” diyorlardı. “onun yuvasını yıktı. Amcaoğlu isterse onun evliliğini engeller. Buna da hakkı var.” Diyorlardı.
Serkan’da evlilik için annesine Merve’den söz ettiğin de Annesi şiddetli bir şekilde tepki vermişti. “Oğlum aklını peynir ekmekle mi yedin? O dul kadın sana mı kaldı. Hem sana ne elin dul kadınından? Sen yakışıklısın. Gençsin. Senin için kız mı yok. Sonra konu komşu ne der buna? Gencecik yaşta gitti bir dulla evlendi mi desinler. Bir daha senden böyle bir şey duymayayım.” Der…
Hiç kimse erkeği suçlamıyordu. Tek suçlu kadın. Erkek isterse amcakızını engeller. İsterse onunla evlenir. İstediği takdirde kızı boşayabilir. Boşadığı halde kendisinin hanımıymış gibi sahip çıkar evlenmesine mani olabilir. Ama bu yörenin törelerine göre kız bu haklardan hiç birine sahip değil-olmazda...
Boşanmanın dördüncü yılı doldu beşinci yılına girdi. Hüseyin’in yeni evliliğinden bir erkek çocuğu oldu. Merve hala bekâr hala dul…
Altıncı yılı…
Yedinci yılı…
Daha belki nice yıllar….
……………
Nice Merveler…
Nice Fatmalar…
Nice. …
Niceleri…