kayit
Hikayeler.net Edebiyat Şöleni. 24 Mayıs Ankara. Katılımcılar ve Program için Tıklayınız...
Hikaye AnaSayfa Hikaye / Düş Hikayeleri





Haftanın Yazarı
Çiğdem Bekar Abilov
Çiğdem Bekar Abilov


Tufan

27 / 4 / 2008  Pazar tarihinde Tevfik Tekmen tarafından eklendi, 105 kez okundu...

“TUFAN(Düş hikâyeleri:1)Bilmediğimiz uzak bir yerde, küçük bir şehirdeydik. Bu küçük şehir; dağlarla ovanın kesiştiği bir yerdeydi. Sınırı küçük bir dere çizerdi. Derenin batı yanı dağ ve yamaç, doğu yakası düz ova, biz İlkan’laydık ve sınırın ova tarafındaydık. Ne mi yapıyorduk; bilmem… Şehir, bildiğim şehirlere benzemiyordu. Bildiği...”

Okuyucu Puanı ;

 ADnet Reklamları Siz de reklam verin  adnet  

Tevfik Tekmen

Tevfik Tekmen







EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Tufan


TUFAN
(Düş hikâyeleri:1)

Bilmediğimiz uzak bir yerde, küçük bir şehirdeydik. Bu küçük şehir; dağlarla ovanın kesiştiği bir yerdeydi. Sınırı küçük bir dere çizerdi. Derenin batı yanı dağ ve yamaç, doğu yakası düz ova, biz İlkan’laydık ve sınırın ova tarafındaydık. Ne mi yapıyorduk; bilmem… Şehir, bildiğim şehirlere benzemiyordu. Bildiğim illere, bildiğim ilçelere, beldelere, hele hele bildiğim köylere hiç. Bu şehir nerde? Orta Anadolu’da bir yerde, ülke sınırları içinde, güneyinde, güneydoğusunda bir yerde… Trakya’nın kuzey batısı, Marmara’nın Biga’sı, Kaz dağlarının arkası, Konya ovası… Nerde? Bu şehir Suriye’de, Balkan ülkelerinde, başka hangi yerde? İspanya, Portekiz, Fas… Avrupa, Afrika, Amerika, Meksika… Nerde? Dünyanın hangi yerinde, hangi ülkesinde bilmiyordum. Sınırların kalktığı, isimlerin tarihe karıştığı, dünyanın tek bir ülke olarak adlandırıldığı zaman, yıl; iki bin bilmem kaç. Ama şaşırmayın, o zaman dilimi içindeydim ve o şehirdeydim, bu gerçek.
Büyük bir cadde vardı. Cadde geniş mi geniş, öteden beriye geliyor, şehre kuzey batıdan giriyor, sonra az sola dönerek, doğuya doğru geniş bir hilal çizerek şehir merkezine öyle gidiyordu. Çok genişti. Ben caddenin berisinde, hilalin içindeydim. Tam karşı tarafta geniş ve cadde boyunca uzun mu uzun, taş döşemeli, ahşap bankların, söğüt, ıhlamur ve akasyaların olduğu yüksekçe bir kaldırım vardı. Aslında kaldırım denmez, sanki bir alan, bir meydan; geniş, uzun, büyük. Karşısı öyle bir yer. Beride caddeyle birleşiyor, öbür tarafı keskin, dik bir duvar, taş örme duvar, duvarın ötesinde dere vardı. Dere hep kayalıktı ve suyu kayaların arasından akıyordu. Karşı taraf dağlıktı. Dağlar dereye kadar iniyor, sonra bitiyordu. Dağ yamaçlarında mavi, gri, kırmızı, kiremidi kayalıklar vardı ve kayaların aralarında patika gibi yollar, dar sokaklar, tek tük serpilmiş evler, barklar, barınaklar vardı. Ağaç yoktu. Ağaç yok, yaprak yok, yeşil ot yok, hep taş, kaya, kurumuş toprak, kül gibi toz. Yani kümes vardı ve kaz, ördek, tavuk, ahır vardı, ağıl, kışla, sap, saman, samanlık; sığır, sıpa, dana, keçi, koyun, at, eşek, deve, yani hayvanlar vardı, insanlar vardı ama mavi yok, yeşil yok, mat bir görüntü sanki hayat yok! Hayat vardı, çünkü görüyordum. İnsanlar geziniyor, kartallar süzülüyor, köpekler ürüyor ve beygirler kişniyordu. Dağlar derede bitiyordu. Ya da derenin ötesinde, yani karşı yakasında dağlar başlıyor, o taraf dağlık bir yerdi. Derenin berisi düz. Şehir bu düz yerdeydi. İşte yıl, iki binden çok ötede bir yerde, biz bu şehirdeydik. İlkan’la ikimizdik.

Önceleri her şey normaldi. Yani bildiğimiz bir dünya, bildiğimiz sınırları olan bir ülke, bu ülkenin içi, bir yeri, köy müdür, kent midir her neyse, canlı cansız materyaller, hava, su, güneş, bastığımız yer, üstümüzdeki gök, yerçekimi, işte bildiğimiz gibi. Yani süregelen bir devinim, hayat denilen şey, yaşam. Normal bir yaşam sürüp gidiyordu. Her zamanki gibi, gündelik yaşam… Gökyüzü açık, bulut yok, masmavi, hava açık ve yeryüzü kuru, tertemiz, gün aydınlıktı. Bütün herkes sakin, insanlar işinde gücünde, işi olmayan eğlencesinde, her zamanki gibi gündelik yaşamın içinde; yürüyen, koşup giden, oturmuş dinlenen, yatmış sevişen, kavga eden, öpüşen, sövüşen, her çeşidinden; sıradan bir gündü. Bir telaş yok, bir endişe, bir tedirginlik, korku gibi bir şey yok, yani her şey normal, sıradan, olağanüstü bir durum yoktu. Sıradan bir gün… Sabah olmuş, gün doğmuş ve sabah olmuş. Çünkü dünya durmadan dönüyordu. Durmayıp hep dönecek, güneş bize göre batıya gidecek, dünkü gibi gene akşam olup karanlık çökecek ama gece gene gündüze gebeydi. Gündüz de geceye. Bu, başı bilinmeyen bir zamandan beridir hep böyleydi ve sonu var mı bilinmez, sonuna kadar böyle gidecekti. Bu gerçek. Gerçek olan, doğanın ta kendisi… Bildiğimiz, bilebildiğimiz, aklımızın erdiği. Gözümüzün gördüğü, kulağımızın işittiği, kokusunu duyduğumuz, dokunduğumuz, tattığımız. Yağmur yağar, dere akar, su hem donar, hem kaynar. Yazın çiçekler açar, kışın solar. Ateş yakar. Sıcak ısıtır, soğuk üşütür, canlılar doğar, büyür, ölür. Her şey doğanın ürünüdür. Her şeyi o bilir. Baş nerdedir, son gelecek midir, geleceği ondan başka kim bilebilir?
Bilmediğim uzak bir yerde, küçük bi şehirdeydim. Aslında şehir küçük mü, yoksa büyük mü onu bile bilmiyordum. Çünkü şehrin içinde değil, kuzeyinde bir yerde, şehrin kenar bir yerindeydim. Geniş bir cadde, geniş ve uzun bir kaldırım, bir alan, meydan, her neyse, ben düz bir yerde, dere meydanın ötesinde ve dere akıyordu kuzeyden güneye. Sıradan bir gündü. Dere çukur bir yerde ama büyük değil küçüktü. Ben hilalin içinde, yani dönemecin içinde, küçük kaldırımın üstünde dikliyordum. Niye dikiliyorsam? Sonra hatırladım. Önümden, arkamdan tek tük insanlar geçiyordu ve ben yabacıydım, kimseleri tanımıyordum. Daha önce hiç görmediğim, tanımadığım yabancı yüzler… Sesler duyuyordum, konuşmalar, bağırışlar, haykırışlar, bir sürü. Hangi dilden konuşuyorlar, anlamıyordum. Duvarlarda afişler vardı. Resimler, yazılar… Resimlerdekiler yabancı, yazılar yabancı, ben acaba nerdeydim? Bu yer nerde? Asya, Afrika, hangi kıta, hangi ülke, burası nere? Yoldan otomobiller geçiyordu tek tük. Otomobiller hep bir yöne gidiyorlardı. Şehirden geliyorlar, önümden geçip şehir dışına, kuzey batıya doğru gidiyorlardı. Kuzey batıda ne vardı; hatırladım. Ben, burda dikilmiş İlkan’ı bekliyordum. İlkan benim oğlum. Nereye gitti bilmiyorum, hatırlamıyorum; burda o yüzden dikiliyorum ve onu bekliyorum. Ben, İlkan’ı bekliyordum. Bekle, bekle, bekle… Ne zamandan beridir bekliyordum, daha ne kadar beklerim bilmiyorum ama birdenbire bişeyler olmaya başladı ve bu garip bişeydi. Önce hava değişti. Başımın üstüne bir örtü çekildi. Örtüyü kim çekti? Dev bir örtü yerle göğün arasına çekildi, mavilik gitti, gökyüzü grileşti. Gökyüzü, öce grileşmişti. Gök grileşince ak gün aydınlığı kaybolup gitti. Günlük güneşlik ak aydınlık gidince her taraf ay aydınlığındaki geceye benzedi. Çok garip! Bu garipliğe anlam veremiyordum. Tuhaf bir gök, tuhaf bir yer, hava tuhaf. Bir kere havanın rengi çok tuhaftı. Ne gecenin ay ışığı gibi, ne bulutlu, yağmurlu bir havanı rengi gibi, puslu değil, sisli değil, kurt havası gibi de değil. Güneş mi tutuldu? Başımı kaldırıp baktım. Çok tuhaf, başımın üstünde gök yoktu. O zaman korktum. Çünkü yerle gök bir olmuştu. İlkan da gitti, gelmedi! Telaşlandım. Karım yok, küçük oğlum yok, eşim, dostum, hiç kimsem yok! Bilmediğim uzak bir yerde, tuhaf bir şehirde, yabancılar içinde yapayalnız, tek başınaydım. İlkan da gitti, gelmedi! Arabam yoktu. Arabam yok, yayaydım. Arabam yoksa buraya nasıl geldim? Öteki şehre nasıl giderim? Hızlı hızlı ceplerimi karıştırdım. Param pulum yoktu. Kolumda saatim, parmağımda yüzüğüm, boynumda künyem yoktu. Kimliğim yoktu ki ben kimdim? Buraya nasıl geldim, öteki şehre nasıl giderim; aklım ermiyor, bilmiyordum. İlkan da gitti, gelmedi! Her şey birdenbire, aniden, göz açıp kapayana kadar, anlayamadan olmuştu. Çünkü az önceye kadar hava günlük güneşlikti ve ben burdaydım. Gerçek bu. Belki de bir tatil gezisindeydim. Seyahatteydim. Ama arabam yok, neden yayayım? Öbür şehir Ayvalık mı? Ya burası?.. Badavut’da, Sarımsaklı plajında, upuzun bir kumsal, Ege’nin üstünde güneş, pırıl pırıl gökyüzü, mavi çarşaf gibi bir deniz… Yıl; bin dokuz yüz doksan dokuz, on yedi Ağustos. Gölcük’te deprem olmuştu. Elektrikler kesilmiş, ışıklar yanmıyor, sular akmıyor, telefonlar çekmiyor. Yiyecekler dolaplarda kokmuş muydu? Biz orayı terk ettik. Terk ettik, buraya mı geldik? Aklıma telefon geldi. Saatim yok, künyem, yüzüğüm yok ama telefon cebimdeydi. Telefonu bulunca sevindim. Sonra da kendi kendime güldüm. Ulan salak… Hemen telefon etmeliydim. İlkan nerdeyse gelsin. Her yer karardı. Kararmadı sarardı. Sararmadı… Bu ne biçim bir renk? Her yer tuhaf, her şey tuhaf, tuhaf bir şeyler oluyor ama ne, çok garip! Karıma, küçük oğluma telefon etmeliyim. Burası böyle, acaba orası nasıl? Telefon çalışmıyordu. Yıl, bin dokuz yüz doksan dokuz muydu; zelzele mi olmuştu? İlkan yoktu! Hilalden çıktım, caddeye indim, koştum, karşıya geçtim. Yüksek bir kaldırım, koca bir meydan, meydan; Moskova’daki kızıl meydan, Pekin’deki Tiananmen, Londra’daki Trafalgar, İstanbul’daki Taksim, Lüleburgaz kongre meydanı mı, her neyse, meydanda durmadım, dümdüz yürüdüm gittim. Meydan ötede bitti. Meydanın bittiği yerde durdum dikildim. Düz bir duvar, duvar çok yüksek, duvarın ötesinde dere, dere çok derinde. Dere eskisine göre daha derin bir yerde, sanki öyle gibiydi. Gök perde çökmüş, ta yerlere kadar inmiş, yerle birleşmiş ama dere derinde, henüz dereye kadar inememişti. Duvarın üstündeki yüksek yerden dereyi seyrediyordum. Dere içleri hep taşlık, kayalıktı. Bir köprü vardı. Karşı mahallede yaşayanlar bu köprüden geçiyorlar, şehre geliyorlar, işleri bitince evlerine bu köprüden geçerek gidiyorlardı. Koşan, koşturan insanlar görüyordum. Arkamdan geçiyorlar, kimisi meydandan caddeye, kimisi caddeden meydana, kuzey batıya, güneye, güney doğuya, şehir merkezine, şehirden beriye. Dereden geçip beriye gelen insanlar vardı. Geliyorlardı ama yoldan değil de ta ötelerdeki patikalardan çıkıp geliyorlardı. Bir sürü insan düz yolu bırakmışlar da neden patika yoldan geliyorlardı? Sonra anladım. Derede sel vardı. Sular yükselmiş, köprüyü yıkıp devirmiş, karşıda kalanlar, evi bu yakada olanlar yukarıdaki yüksek taşların üstünden atlıyorlar, sonra yamacı tırmanıp buraya öyle ulaşıyorlardı. Hepsi korku içindeydi. Endişeli yüzleri, donuk gözleri, ürkek, telaşlı, sanki hepsi can derdinde gibi… Çok garip! Köprü yıkılmış, ya da sulara gömülmüş, kayadan kayaya atlıyorlar, kimisi atlayıp kurtuluyor, kimisi kayıp sele düşüyor, kimisi yüzüp kurtuluyor, kimisi de sele kapılıp boğuluyordu. Doğanın kanunu bu mu? Doğanın kanunu buysa, böylesi ayıp olmuyor mu? Aman tanrım! Yoksa bu tanrının kanunu mu? Tanrının kanunu buysa, birisi kurtuluyor, birisi boğuluyorsa ayıp olmuyor mu? Ben yüksekte, dereyse çok derindeydi. Sular yükseldikçe yükseliyor, sel kendisini deli ediyor, kayaları deviriyor, dağları deliyor, uğulduyor, gümbürdüyor, kıyamet kopuyor. Az önceye kadar her yer günlük güneşlikti. Şimşek çakmamış, yıldırım atmamış, gök çatlamamış, yer yarılmamış, yağmur, kar, dolu; hiçbir şey yağmamıştı. Sadece hava kararmış, kararmamış sararmış, hayır grileşmiş. Her neyse… Havanın ne renk olduğu belli değildi. Durup dururken bu sel nerden geldi? Dere neden yükseldi? Olağan olmayan bir durum vardı. Garip… Garip bir durum! Bu, normal bir tabiat olayı değildi. Aslında olan biten sadece tabiat olayıydı belki ama yağmur yağar, kar yağar, rüzgâr olur, yel olur, sel olur, sonra hava durulur; bu, bambaşka bir şeydi. İnsan gördüğünü bilir ya, bu görülmemiş bişeydi. Bu olup biten neydi? Garip… Hiç bilmiyor, olan biten nedir, ne değildir hiç anlam veremiyordum. Yıl bin dokuz yüz doksan dokuz, Ağustosun on yedisi mi? Gölcük’te zelzele olmuş, koca koca evleri deniz mi yutmuş? Yıl iki bin otuz altı mı? İki bin üç yüz otuz altı, üç bin, üç bin üç mü? Milat öncesi, üç yüz yıl öncesi, kaç yıl? İlkan geldi koşarak. Onu görünce sevindim. Ne zaman gitmişti, gitmiş niye gelmemiş, bu kadar neden beklemişti? Olsun. Geldi ya, mühim olan bu, geldiğine sevindim. Sık soluk içinde, telaşlı, korkmuş gibi, çok acelesi varmış gibi, gelir gelmez;
“Hadi baba, hadi, hadi, hadi!..” dedi. Gözleri çakmak çakmak… İnsanlar öteye, beriye, sağa, sola, çarşıya, karşıya koşuyorlar, koşuyorlar, telaşlı, ürkek, endişeli bir koşturmaca sürüp gidiyordu. Gökle yer birleşmiş, bu ne, tufan mı oluyor, kıyamet mi kopuyor; bu korkunun sebebi ne? Sanki az sonra kötü bir şey olacakmış gibi, kaçmalı, kaçıp gitmeli, burayı çabucak terk etmeli gibi. Bir haber mi gelmişti öbür şehirden? Bir savaş zamanı; düşman yakıp yıkarak, asıp keserek ilerliyor, bütün şehirleri tek tek işgal ediyor, az zaman sonra buraya gelecek; kaçıp gitmeleri mi gerekti? Bir haber mi gelmişti gaipten? Tufan mı oluyor? Yer yarılmış, gök çatlamış; kıyamet mi kopuyor? Korku, telaş bu yüzden mi? Kaçıp gitmeli, bu şehri terk etmeli ama selden, yelden kaçılmaz ki! Yerler, yollar ıslak, ıslak yollar hep buz tutmuştu. Yağmur ne zaman yağmış, buz ne zaman olmuş; yeni farkına varıyordum. Soğuk mu vardı? Hava soğuk muydu? Soğuk yok, üşümüyordum ama yerler hep buz; koşturan telaşlı insanlar kayıyorlar, kimisi düşüyor, kimisi uçuyor, kimisi durmuyor; İlkan koluma girdi; “düşme baba!” dedi, “yerler buz tutmuş…” Bu uzak şehir buzul çağını mı yaşıyordu? “Gitmeliyiz baba. Geç kaldık…” Nereye gitmeliyiz, neyle? Arabamız yok! Yayan yapıldak, şehir yabancı, herkes, her yer, her şey yabancı. Paramız, pulumuz yok! “Bırak baba! Ne parası? Para dediğin ne ki? Hangi çağda yaşıyoruz? Kaç yılındayız baba?” Kaç yılındayız oğlum dedim İlkan’a. Kaç yılında? İki binden sonra çok yıllar olmuş, iki binler unutulmuş, kapitalizm yok olmuş, dünyada yeni bir düzen kurulmuş, bu yüzden para filan yokmuş. “Kaç yılındayız oğlum?” Üç bin üç mü? Ya da milat öncesi bilmem kaç bin… Geniş caddeden peşi peşine taksiler, minibüsler, otobüsler geçiyordu. Hepsi de şehirden geliyor, şehir dışına, kuzey batıya doğru gidiyorlardı. Hepsi tıklım tıklım, insanlar hala durdurabildiğine biniyor, bir araca binen kaçıp gidiyor, binemeyenler de başkasını bekliyordu. Araçlar durmuyorlardı ki! Ya da buzdan kayıyorlar, bu yüzden duramıyorlar. Duramıyorlar mı, yoksa bilerek mi durmuyorlar, onlar da tuhaf bir telaşın içinde, “Yürü baba, koş baba, çok konuşma baba! Bunlar son. Bu son fırsatımız. Zaten çok geciktik! Birisine bindik bindik, kaçtık kaçtık, yoksa yandık burda kalırız…”
Ben gidemedim. Buzdan kayıp düştüm, yürüyen otobüse binemedim. İlkan koşup binmiş, otobüs gitmiş, ben kalmıştım. Neyse, o koşup yetişti, otobüse bindi ya! O, gitti ya… O gitsin yeter. Annesi ve kardeşi öteki şehirdeydi. O da onların yanına gidecekti ya o şehir güneyde, otobüsse kuzey batıya gitmişti! Ulan İlkan, gene telaş ettin, gene acele ettin, ulan İlkan yanlış yöne gittin! Gerçi gidenler hep o yöne gidiyorlardı. Başka yöne giden hiç kimse yoktu ki. Neyse… O gitti, tufan şehrini terk etti ya önemli olan o, ben mühim değil. Ben korkmuyorum. Gitmek, kalmak… Ben korkmuyorum. Yaşamaktan da, ölmekten de… Var olmaktan, yok olmaktan. Bilmem ki neden, korkmuyordum. Birden bire korkusuz olmuştum. Bu korkusuzluğun sebebi neydi? Elli yıl yaşadım yetmez mi? Elli yıl… Korkusuzluk belki de bu yüzdendi. Koca koca elli yılı kendi için kim yaşar? Tek kendisi için… Kimse. Biz, bizim gibiler, bizim gibi sefiller, dayısız, teyzesiz, kimsesiz sahipsizler… Biz kendimiz için hiç yaşamadık ki! Daha dün biz de çocuktuk. O zaman paramız pulumuz yoktu. Sonra büyüdük. O zaman da geleceğimiz yoktu. Geleceği olmayan bugününü nasıl yaşasın? Yaşasa bile yaşadığı hayattan sayılmaz ki. Çünkü mutlu olamaz. Biz, mutsuzlar ülkesi insanlarıydık. Bu yüzden korkuları yıkıp atmıştık. Kaybedecek bir şeyi olmayan, ya da kaybedeceği az olan neden korksun? Sonra çocuklar doğdu. Çocuklar dururken biz yaşasak olur mu? Şimdi de onlar için yaşıyorduk. Ben gitsem ne olacak, gitmeyip kalsam ne olacak? Mühim olan oydu ve o gitmiş, tufan şehrini terk etmiş, kurtulmuştu işte. Mühim olan buydu.
Yerler ıslak, ıslak değil buz, cam gibi, yer gök bir, hava ne biçim, rengi ne renk belli değil ama buzlar parlıyordu. Yağmur yağıyordu. Hem buz, hem yağmur; tuhaf! Yağmur yağıyordu sicim gibi, fışkınlı. Gök yerin üstünde. Bir yandan da deli bir yel esiyordu. Bu yel poyraz yeli, kuzeylerden esiyor, yel yel değil, fırtına, fırtına sicim gibi yağmur sularını sallayıp savuruyor, kırbaç gibi, yağmur kamçı gibi savrulup ötüyor, vurduğu, çarptığı yerler cıyak cıyak ediyordu. Bu bir kasırgaydı. Yerler buz, başıma değen gök gri mi gri; gündüzün gözü gecenin ay aydınlığı gibi. Yağmur durmadan yağıyor, sular durmadan yükseliyordu. Duvar üstünden kaçıp geri geldim. Meydanın orta yerine, bir ağacın dibine. Ağaç akasya ağacıydı. Ya da katırtırnağı… Kasırga onu koparamamış, demek ki kökü demirden, çok derindeydi. Telefon etmeliyim. Baktım telefon elimde ama lanet telefon hala çekmiyordu. Dere yükseldikçe yükseliyor, sel büyüdükçe büyüyordu. Sular dere yatağına sığmıyor, taşıyor, yayılıyor, çukur, düz, her yerler suyla doluyordu. Telefonlar çekmiyordu. Düz ve çukur yerler göl, yüksek kayaların, dağların, tepelerin üstleriyse adacık oluyordu. Her yer su ve her yer adacık. Bu uzak şehrin dört bir yanı haritadaki Ege’yi andırıyordu. Her yerler su altında kalıyor; sığırlar ahırlarda, koyun ve keçiler ağıllarda, kümeslerdeki tavuk, kaz, ördekler, kulübelerindeki köpekler, kediler, fareler, bitler, pireler, böcekler… Her şey, her şey sulara gömülüyor, canlı olan her şey boğulup ölüyordu. Yüzmesini bilenler bile yüzemiyor, çünkü sular burgu gibi dönüyor, önüne çıkan her şeyi tutup gömüyordu. Bu, bir tufandı. Kaldırım, yani meydan yüksek bir yerdeydi. Selden kaçan insanlar, kazığını çıkaran at, eşek, katır, yularını koparan öküz, inek… İpten kurtulan, kapıyı kırıp dışarı çıkan, kanatları kuru kalmış uçabilen, yunus gibi yüzüp burgaçlı selle mücadele edebilen buraya geliyordu. Buraya gelebilenler kurtuluyor, gelemeyenler boğulup ölüyordu. Bu deli yağmur daha ne kadar sürecek? Sular daha ne kadar yükselecek? Burası bizi ne kadar müdafaa edebilecek? Bilemiyorduk. Şimdi burdaydık, mücadele yapıyorduk ama hayatta kalıp kalamayacağımız belli değil, sonumuz ne olacak bilmiyorduk. Eskiden; olup olmadığı bilinmeyen, efsane gibi anlatılıp söylenen, bir tufan vardı. Adı Nuh tufanı... Bu yaşadığımız, hiç kuşku yok ki bir tufandı. Yel fırtına olmuş öyle esiyor, ağaçları kökünden söküyor, çatılar uçuyor, duvarlar devriliyor, evler göçüyor, fışkınlı yağmur kırbaç gibi, her yer su, su, su… Sular, canlı cansız her şeyi yalayıp yutuyordu. Bütün canlılar sudan olmuştu. Canlı hayat suda oluşmuştu. O zaman her yer suymuş. Bir zaman gelmiş dünya titremiş, silkelenmiş, sular çukur yerlere çekilmiş. Bazı canlılar karada kalınca ölmüş. Yok olmuş. Nesli tükenmiş. Bazısı da evrim geçirmiş. Evrim geçirenler su dışında yaşamayı öğrenmiş. Karada yaşamayı benimsemiş. Bu yaşadığımız sıra dışılık, bir tufandı. Kıyamet kopmuyor, tufan oluyor; bu yüzden her şey ters yüzdü. Karalar suyla doluyor, sular bütün canlıları boğuyordu. Ama geriye, yani tersine evrim çarçabuk gerçekleşmiyor, karacıl canlılar sulara gömülünce üç-beş dakika içinde geberip ölüyordu.
Nuh’a söylenmiş. Önceden haber verilmiş. Tufan olacağını biliyormuş ki kendisine bir gemi yapmış. Ona, her şeyi tanrı söylemiş. Çünkü o bir peygambermiş. Tufan olup her yerler suyla dolunca gemisine binmiş. Kendisi binmiş, her canlıdan da dişi erkek bir çift bindirmiş. Kendisi tek miymiş? Sular yükselmiş de yükselmiş, gemi su üstünde kaç yüz yıl gezmiş, sonra her şey değişmiş. Sular çekilip çukur yerlere gidince gemi karaya inmiş. Canlılar da gemiden yere inmiş. Şimdi, gemi Ağrı dağının tepesinde, canlılar da dünyanın her yerinde. Yani bugün var olanlar, bu gemide saklananlarmış. Bu yaşadığımız olağanüstülük, bu durum, bu hal hiç kuşku yok ki bir tufandı. Nuh zamanındaki gibi… Uzay denile sonsuz derinlikteki dev bir göktaşı yolunu şaşıracak, gelip dünyamıza çarpacak, işte o zaman kıyamet kopacaktı. Demek o gün bu gündü. Demek lanet taş uzaydan kopup geldi, dünyamızın bir yerini deldi! Buzullar eridi, sular yükseldi, her yer bu sebepten su içindeydi! Kıyamet kopmamıştı belki ama çünkü kıyamet bir anda kopacak, birkaç saniyede; ne olduğunu kimse anlayamayacak, göz açıp kapayana kadar yok olacak. Böyle olmadığına göre; yok olmadığıma, yani hala yaşadığıma göre; demek ki kıyamet kopmuyor, tufan oluyordu. Bu bir tufan, adı da göktaşı tufanı olmalıydı. Tufan oluyordu, kıyamet kopmuyordu iyi de, gemi yoktu. Sular durmadan yükseliyordu. Her yer dere, dere değil sel… Her yer göl, göl değil deniz… Her yer deniz olunca, sular, canlı cansız her şeyi yutunca hayat yok olacak. Hayat yok olunca bu dünyanın hali nolacak? Hayatın olmadığı yaşamsız bir dünya… Dostsuz, eşiz, kimsiz, kimsesiz... Çimlerini biçen, güllerini deren, susuz yerlerine su veren, seven, sevmeyen, hatta kendisini kirletensiz, kimsiz, kimsesiz tek başına bir dünya; böyle bir dünyanın hali ne olacak? Bu nasıl, ne biçim bir dünya? Uzay denilen sonsuzluğun derinliklerinde, başka bir galakside isimsiz, sahipsiz, adı sanı bilinmeyen, üretmeyen, tüketmeyen, bir amaç gütmeyen, taş, toprak, moloz yığını, ya da içi boş bir gaz balonu… Bu yaşadığımız bir tufandı. Ondan kaçış yok, olacaktı. Ve oluyordu. Olacak, bizim bilmediğimiz kadar sürecek, sonra bitecekti. Kıyamet kopmuyor ama bineceğimiz bir gemi yok! Sular yükseldikçe yükseliyordu. Bu gidişle canlı cansız her şey ölecek, her şeyin nesli tükenecek, bundan kaçış yok. Bir kurtuluş yolu yoktu.
Acaba başka yerlerdeki öbür şehirler ne halde? Tufandan önce bir otobüse binip gitmiş, oğlum İlkan şimdi o şehirlerden birindeydi. O şehir bizim, burası değildi. Burası bir tufan şehri… İlkan orada, anası orada, kardeşi de orda; bense burdaydım. Ben kalmıştım. Yapayalnız tek başınaydım. Şimdi bu tufan şehrinde, yüksek taş kaldırımın üstünde, yağmur, çamur, fırtına… Fırtına değil kasırga. Başıma değen gök gri, gri değil kurşuni, kurşuni değil bilmem ne rengi… Önüm, arkam, sol yerim nere, sağımda bir dere. Dere, dere değil nehir. Hatta nehir bile değil. Taş meydanın üstünde, bir akasyanın dibinde… Akasya akasya değil, katırtırnağı. Sanki demirdendi, kökü çok derinde, bu ağaç kasırgaya yenilmemişti. Ben onun dibindeydim. Ağacın dibinde ben vardım, dibimde de çok kimse. Sarı köpek burda, ne zaman gelmişse gelmiş, yanımda, hep arkamdaydı. Tekir kedi, kaz, ördek, horoz, keçi, koyun, sinek; hepsi karı koca ikişer, ben tek… Çünkü karım başka yerde, ben tufan şehrinde tektim. Belki de az sonra bir gemi gelecek! Gemi yüze yüze gelecek, adacıkların yanından geçecek, çiftler bu gemiye binecek. Nesiller tükenmesin, tufandan sonra hayat yeniden sürsün diye ama ben tek! Gemi üstüne her canlıdan bir çift bindirecek, su üstünde yüz yıl yüzecek, sonra tufan bitecek, sular çekilince Ağrı dağının tepesine inecek. Ben burda… Ben burdaydım. Buzdan kaymış son otobüsü kaçırmıştım. Şimdi karısızdım. Karısız binilmezmiş, son gemiyi de kaçırmaktaydım! Hemen telefon edip İlkan’ı aramalıyım. Bir de baktım ki telefon elimde. Vay be, çekiyordu. Çektiğini görünce çok sevindim. Teknoloji işte, gözünü seveyim. Önce üst ortaya, sonra alt sola bastım. Telefonu açtım. Numarayı aradım. Bulunca “yes” yaptım. Telefonu kulağıma dayayıp çaldırdım. Çalıyordu. Bir, iki, üç… Üç kere çaldırıp çağırdım. Sonra çağrı kesildi. Müthiş sevindim. İlkan zili işitmişti;
“Aloooo… Alooo!..” Sesimi işitmiş;
“Evet baba!” diye ses veriyordu.
“Oğlum nerdesin?”
“Alo, baba!..”
“Bindin bir otobüse, gittin. Yani; sorgusuz sualsiz, düşüncesiz, paldır küldür…”
“Alo, baba!”
“Ürkmüş geyikler gibi. Oğlum…”
“Evet baba!”
“Nerdesin diyorum. Bindin bir otobüse gittin diyorum. Maksat gitmek olsun. Gayesiz gitmek mi olur oğlum? Ben kaydım düştüm. Maksat kaçmak olsun. Kaçıp gittin mi? Ananı, biraderini izini sürdün, bulup gördün mü? Şimdi nerdesin? Onlara kavuştun mu?”
“Baba anlaşılmıyor. Sesin kesik kesik geliyor…”
“Nerdesin ulan? Bindin otobüse. Ben düştüm. Sağ salim gittin, bizim şehre erdin mi? Anneni, kardeşini… Okan’ı gördün… Onları buldun mu oğlum?”
“Evet baba! Yani, hayır baba!”
“Oğlum, orası nasıl? Yer, gök, hava... Yağmur oraya da yağmış mı? Hava kapalı mı, açık mı? Kasırga var mı? Burası rezil. Yerle gök bir… Tabiat ana bunca haksızlıklara isyan etti, galiba sonunda delirdi! Böyle olacağı belliydi. Orası nasıl?”
“Babaaa… Anlaşılmıyor be! Hiçbir dediğin anlaşılmıyor. Kesik kesik… Bak şimdi baba! Sen hiç konuşma. Eğer duyuyorsan beni dinle. Baba, hani orda otobüse bindim ya, bindiğim otobüs yanlış yöne gitti. Bizim şehir o tarafta değil ki! Fark edince indim. İndiğim yer derya denizdi. Babaaa… Duyuyor musun?”
“Evet oğlum, anlat sen. Ben dinliyorum.”
“Baba duyuyor musun? Duyuyorsan dinle. Yolda indim baba. İndiğim yer denizdi. Her yer derya deniz. Her yer su, su, su… Toprak yok baba! Bir karış toprak yok. Otobüsten indim, bir gemiye bindim. Şimdi gemideyim. Sen olduğun yerde kal, bekle. Bir yere gitme. Olduğun yerde, anladın mı? Sular yükseliyorsa en yüksek bir yere git, orda bekle. Biz o tarafa geliyoruz. Gemiyle yüze yüze. Gemi; Emrullah’ın, Seyfullah’ın, Fethullah’ın değil; Deniz’in, Hüseyin’in, Yusuf’un gemisi. Gemi; Ali’nin gemisi, Yezid’in değil. Sen olduğun yerde bekle, sakın bir yere gitme! Sevildiklerini bilmişler baba. Sevildiklerini bilmişler, unutulmadıklarını; onlar da bizi bilmişler. Unutmamışlar baba! Öyle söylediler. Sevenler, sevgiyi güdenler, sevgi türküleri söyleyip her şey insan için diyenler… Hiç unutulmazmış baba, öyle dediler.”
“Ne diyorsun İlkan? Saçma sapan… Aklın başında mı senin? Ne dediğinin, ne söylediğinin farkında mısın? Kafayı mı yedin? Buzlar eridi. Yağmur, fırtına dinmedi. Ağaçlar devrildi. Çatılar uçup gitti, duvarlar devrildi, evler çöktü. Sular durmada yükseliyor, her şeyler sele gömüldü…”
“Alooo… Alo baba! Beni duyuyor musun? Eğer duyuyorsan tek kelime etme, yalnızca dinle. En yüksek yere çık ve bekle. Sadece bekle. O tarafa geliyoruz. Gemi yanaşacak ve seni alacak. Onlara söyledim. Baba bizi biliyorlar. Kim olduğumuzu biliyorlar. Bin yıl önceyi de, bin yıl sonrayı da biliyorlar. Onlar her şeyi biliyor baba. Sakın bir yere gitme. Gemi o şehre gelecek. O caddenin dibine, hilalin sırt yerine yanaşacak ve seni alacak. Hiç merak etme. Seni alacak, Annemle Okan’ın yanına taşıyacak. Sonra onları da alacak. Öyle söylediler baba. Bu, bir tufanmış. Göktaşı tufanı. Hani diyorlardı ya çok eskiden, dediklerine göre deli bir göktaşı yörüngesini şaşıracak, gelip dünyaya çarpacak. Çarpmış baba. Urfa’ya, Harran ovasına… Katil göktaşı Harran’a inmiş, dünyayı burgu gibi delmiş. Koca dünyayı boncuk gibi delmiş baba! Delmiş ve öbür tarafından çıkıp gitmiş. Ters yöne, uzay denilen sonsuz boşluğun içine… Dünya titremiş baba, delinince. Delinmeyi gururuna yedirememiş ve kükremiş. Delirmiş. Delindiği yerden ateşler üflemiş. Ateş püskürmüş yanardağlar gibi. Lavlar, yalımlar, gazlar… Çıkan dumanlar bütün dünyayı örtmüş. Karanlık bu yüzden… Karanlıktan korkma baba! Çok duman bütün atmosferi kaplayınca, bir de güneş yok ya, dumanların arkasında kalıp ısıtamayınca, yerler bu yüzden buz olmuş. Orası hala buz mu baba? Orada buz, burda su… Her yerler su baba! Toprak bir yer yok. Bir kara parçası, küçük bir adacık yok. Koca dünya bir taş parçasına delinmeyi hazmedememiş ve delirmiş. Sallanmış, titremiş. Açmış kollarını iki yana kükremiş. Çok sinirlenmiş, göğsünü dövmüş ve silkelenmiş. Bu yüzden, denizlerle karalar yer değiştirmiş. Baba, hiç korkma! Dünya sadece sallanmış, yıkılmamış. Uzayın sonsuz boşluğunda kaybolup yok olmamış. Yani baba, bu bir tufan! Yani bir kızgınlık, bir sinir bozukluğu… Bir… Baba, dünya çok kızmış ve bu yüzden titremiş. Tufan bu yüzdenmiş. Denizler, Hüseyinler, Yusuflar… Aliler… Onlar gibiler. Öyle dedi. Onlar söyledi baba!..”
“Ne diyorsun oğlum? Sen kafayı mı yedin? Aklını mı kaybettin? Nerdesin? Şimdi sen nerdesin? Söylesene, Bakırköy’de deli hastanesinde misin?”
“Baba hiç konuşma. Sadece dinle. Sesin gelmiyor. Kesik kesik… Ne dediğin duyulmuyor. Anlaşılmıyor. Dünya çok kızmış. Kızınca midesi bozulmuş. O zaman kusmuş. Senin gibi. Baba, dünya ateş kusmuş. Dünya ateş kusunca gökyüzü ısınmış. Isı yayılmış da yayılmış, çook uzaklara varmış. Sıcaklık kutuplara varmış baba. Bu yüzden buz dağları erimiş, hep su olmuş. Sular ekvatora doğru akmış baba. Her yer su. Her yerler suyla dolmuş Bu yüzden ölmesi gerekenler ölecek. Dünya çok kirletilmişti baba; bu sayede temizlenecek. Sonra sular çekilecek, toprak gözükecek. Böylece tufan bitecek, her şey normale dönecek. Üstünde çok duman var mı baba? Baba, dumanlardan korkma! Onlar da çekip gidecek, güneş gül yüzünü gösterecek, toprak yeşerecek baba. Dünya yeniden güzelleşecek. Ölmesi gerekenler ölecek, sağ kalanlar mutlu bir yaşam sürecek. Sen sakın gitme! Yüksek bir yere; bir kayanın üstüne, bir dağın tepesine çık ve bekle. Ben bir gemideyim. Yüze yüze gelmekteyim. Her yer derya deniz. Gemi üç yüz yıl yüzecek, sonra Ağrı dağına inecek. Bekle beni baba…”
“İlkan?.. İlkaaan, İlkaaan! Alooo… İlkan, ne oldu? Sesin titredi. Kesildi. Korkma oğlum! Sakın korkma. Ben burdayım. Ben varım oğlum. Hep yanındayım. Arkandayım. Alooo… Tüh kesildi! Telefon kesildi. Sulara gömüldük ki teknolojinin canı cehenneme! Ağlama laaan, İlkaaan! Artık on sekiz yaşındasın ağlama laaan! Oğlum ağlama! Ağlamaaa… Sen gemidesin, ben suyun içinde. Tufanın canı cehenneme…”

Tevfik Tekmen/27 Nisan 2008/ Pazar*Lüleburgaz*



Telif Hakkı Uyarısı Tufan isimli yazı, Tevfik Tekmen tarafından 27.04.2008 tarihinde sitemize eklenmiştir. Aksi ispat edilmediği sürece, 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu 81. Maddesi gereği eserin tamamının telif hakları yazara aittir. Herhangi bir şekilde "alıntı olduğu ve hangi yazara ait olduğu" belirtilmeden ve yazarın sitemizdeki sayfasına link vermeden kullanmak hırsızlıkla eşdeğer suçtur. İlgili Kanun gereği Eser sahibi şikayetçi olduğu taktirde cezai müeyyidesi 3 yıldan 6 yıla kadar paraya çevrilemez hapis, 150.000/300.000 YTL ağır para cezasıdır. Yine İnternet yasası gereği de her hangi bir sitede yazıların kullanılması halinde site sahipleri sorumlu olup, sistemlerini Cumhuriyet Savcılıklarının incelemelerine açmak durumundadır. Gelişen teknoloji sayesinde yapılan incelemeler; IP tespiti ve yazının gönderildiği bilgisayarın bulunmasına imkan vermektedir. Şikayet halinde, sitemizin avukatları da konu ile ilgileneceklerdir...

Yazı İşlemleri


Tavsiye Et :
Isminiz ve Soyisminiz :
Tavsiye Edeceginiz E-Posta Adresi :
tebrik Emre Sertaç Yelden yazıyı tebrik etti...
Sevil Nizamoğulları
Sevil Nizamoğulları / 27.04.2008
çok çok güzel... tebrikler


Mayıs
17
Yenilik
Gürcan ŞenDüş Hikayeleri • 11 kez okundu. • 1 kez yorumlandı.
Mayıs
12
Hayat Kavuşur mu Hayallere (ı)
Ersin BaşeğmezDüş Hikayeleri • 117 kez okundu. • 17 kez yorumlandı.
Mayıs
9
Mecazi Mahremler Dünyası
Akif MutafDüş Hikayeleri • 68 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Mayıs
6
Kıyamet
Ahmet AğdereDüş Hikayeleri • 122 kez okundu. • 2 kez yorumlandı.
Mayıs
4
Kafayı Yiyen Kızın Öyküsü 2
Buse UğraşDüş Hikayeleri • 125 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Mayıs
16
Lanet Olsun
Tevfik TekmenDidaktik Şiirler • 23 kez okundu. • 1 kez yorumlandı.
Mayıs
16
Biyografi(1)
Tevfik TekmenAnı Hikayeler • 37 kez okundu. • 1 kez yorumlandı.
Mayıs
15
Zeus`u Çok Özledik
Tevfik TekmenAnı Hikayeler • 48 kez okundu. • 2 kez yorumlandı.
Nisan
28
Aşk Da Neymiş Ki
Tevfik TekmenDidaktik Şiirler • 109 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Nisan
27
Tufan
Tevfik TekmenDüş Hikayeleri • 106 kez okundu. • 1 kez yorumlandı.
Ekim
12
Lütfen Hoşgörü!
Tevfik TekmenFelsefi Makaleler • 890 kez okundu. • 1 kez yorumlandı.
Ocak
14
Yetim Ali`yi Döven Boz Ayı
Tevfik TekmenYaşamdan Hikayeler • 583 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Aralık
26
Neydi Ne Oldu
Tevfik TekmenDidaktik Şiirler • 520 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Ocak
26
İşte Aşk Bu
Tevfik TekmenAşk Hikayeleri • 467 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Şubat
11
İnsanlar Ölmesin
Tevfik TekmenYaşamdan Hikayeler • 431 kez okundu. • 2 kez yorumlandı.

Anahtar Kelimeler Tufan, Tufan hikayesi, Tufan hikaye, Tufan nedir?, Tufan hakkında bilgi, Tufan hikayeleri, Tevfik Tekmen hikayeleri, Tufan nedir, Tufan hikayesi, Tufan hikayeleri,






Okudunuz Mu?
RemziŞanlı
Remzi Şanlı




Hikayeler    Copyrights © 2000 - 2008 Hikayeler.net | Tüm Hakları Saklıdır          xhtml validcss valid Rss | Künye | İletişim
Text Reklamlar : Car Finance | eBay | Loans | Loans |