Umut(anka`nın Uyanışı 1 Bölüm)
“Doğruluğu tasdik edilmiş ne varsa, tamamının aslında çizilen bir yalandan ibaret olduğuna tanık oldu bu gözler… Adanan bir ömrün hiçliğine ağladı. Mücadele verilen gecelerde gün ışığına hasret kaldı. Vazgeçti heveslerinden, ülküsüne tutundu; beşerî hisleri depreştikçe. En soğuk senaryoları okudu, en kara hadiseleri gördü. Vazifeleri uğruna, ideali uğruna kan yedi, bedel döktü. Kulaklarına yapışan çığlıklara tıkadı kalbini. Yüreğini yıkadı canıyla. Ömrünü gözden çıkardı; bebekler aydınlık yarınlara açsın gözlerini diye. Yollara talip oldu; insanlar, insanları yürüsün diye. Yüreğini harcadıkça hayat veren o gözler; bazen dalga olup çağladı; firavunlara ecel olmak için. Arenada bir savaşçıydı gözleri bağlı. ‘Dünya dönüyor’ diyen Galile’ydi orta çağ zindanlarında. Doğmamış annelerin kadınlığı, büyümemiş babaların adamlığı için kendinden cayan Pançosuz Don Kişot, ateşlere atılan İbrahim’di. Dönüşsüz gidişlerin yalnız yolcusu, bitmeyen cefaların sevdalısı. En kutsal yeminleri emanet almıştı, bozkırlara yazılıydı kaderi, tüm sevinçlerden âzâde. Hayatı yoktu onun olamazdı, başka nefesler için. Yar tenine susadığı gecelerde koynuna aldığı yine ve yine eceldi çünkü. Kimse bilmeyecekti adını, yerini. Süslü kadınlar, şık adamlar alkışlamayacaklardı O’nu lüks kokteyllerde. Ama O bıkmadan, vazgeçmeden devam edecekti yorulmaya, tükenmeye.”
Ta ki…
Açık pencereden akan sıcak rüzgâr, ciğerlerinden çıkan nikotin yalnızlığının aksettiği damarlarımda bütünleşiyor. Yağmurun yeryüzünü selamladığı bu yaz sabahında, eli bağrında evladını bekleyen annenin hüznü var içimde, karanlık inerken; surlardan başka gidecek yeri olmayan çocuğun çaresizliği. Yaşamayı bilmeden ve ölmeyi bile beceremeden arafta salınmak; titretiyor yüreğimi. Akıtmadığım yaşlar, atmadığım kahkahalar taş olup yağıyor ruhuma. Uğruna vermeyi göze aldıklarımın göz koyduklarımı nefesimi nereye üfleyeceğimi şaşırıyorum. Dolan kül tablaları, boşalan kadehler bir nebze hafifletmiyor izini kaybettiğim yerlere mıhlanmış kederi. İhanetin en acı hâli bu olsa gerek. Yutması zor, düğüm düğüm. İnmiyor boğazımdan.
Sıfırlar var arkamda dönmemi bekleyen. Kendimi gözlerine gömüp terk ettiğim sevgilimin kılığına girip; en tutkulu zamanları hatırlatan bakış oluyor. Kocaman bir göz. Hayata dair projelerimiz, ihtiraslı sevişmelerimiz canlanıyor yeniden. Titriyorum… Sıkı bir dostluk, adil bir ortaklıktı bizimki. Birbirini anahtar kilit gibi tamamlayan, ortak ülküler uğruna ter döken iki insanın ebedî olmaya yeminli birlikteliğiydi bizimki. Çöküyorum dizlerimin üstüne. Gözleri gözlerimde… Tutkuların en anlamlısı, inşa edilen planların en verimlisi beni özlüyor. Yüreğinden yüreğime sessiz çığlığıyla haykırdığı “Seni bekliyorum” çağrısı asılı kalıyor boşlukta. Kayboluyor suyum, ilacım. Alnımda biriken ter damlaları göz yaşlarıma karışıyor. Hıçkırıklar arasında güç bela kalkıp sürüklüyorum O’nun nefesinin sindiği bedenimi. Sonra bir ses çeliyor kulaklarımı. Dünyanın farklı yerlerinde ama aynı zamanlarda, aynı şiddetlerde sarsılmış ruhlarımızın birleştiği canımdan öte canım. Sevincin de kederin de dibine vurduğumuz dostumdan gelen feryat mıhlıyor ayaklarımı. ‘Nerdesin be dostum’, koparıyor hayatla aramdaki son bağı. Mazinin hücum edip kemirdiği kalbim damla damla yapışıyor yola.
Kalemi elinden bıraktı. Kolunda birleşen akreple yelkovanın emrine uyarak; kapağı lime lime olan defteri, yatağının altındaki bavulun içine koydu. Her zamanki gibi kıyafetlerin en altına. Kül tablasıyla yeksan olmak üzere olan sigarasını son kez içine çekip; diğer izmaritlerin üzerine bastırdı. Yatağından paketi, telefonu ve cüzdanını alıp ceplerine yerleştirdikten sonra; kapıya yöneldi. Banyo aynasından gözlerine yansıyan bakışlarını almadan çıktı. Sıvaları dökülen dar koridordan geçip; lobiye indi. Bir hayat kadını; koluna taktığı şişman adamın sinsi bakışları, kanepede önünü kaşıyan gencin yağlı saçları bulandırmıştı midesini. Lanet okuyarak ayrıldı kaldığı otelden. Müptelalara, fahişelere, oğlancılara, her türlü aşırılığın alâ sayılmasına alışmış olduğunu sanıyordu oysa. Yine ve yine dünyadan tiksindiğini fark edince; anladı aslında kendisinde hiçbir şeyi değişmediğini.
Değişmek mümkün mü? Ruhu, karakteri başkalaştırmak… Âlimken zalim ya da zalimken âlim olmak. Deliyken akıllı… Aynılaşmanın pompalandığı bilincin en altını alt üst edip; yeni yepyeni bir varlığa dönüşmek; tüm sıfatlarından arınıp ve yeniden adlandırıp kendini evvelinde hiç düşünmediğin yollarda ahirini aramak… Tüm bildiklerini unutma cesaretini ve tüm tecrübelerinden vazgeçme cesareti gösterip; bilmediğin yollarda kendini sıfırdan inşa etmek. Doğru veya yanlış, grileri pembeye boyamak yahut kara bulutlar yaratma değişimi geçirmek kolay mı? Sayısız kere doğurduğun Rosermary’nin Bebeği’ni tek kelimede silmek veya yeni Albert Fish’ler yaratmak… Bütün eski hesapları ödemeden kapatmak; borçlarından mesuliyet duymadan; yeni defterler açmak mümkün mü? Nereye olduğunu bilmeden istikamet değiştirmek? Yeni ruhlar giymek beden numarasına bakmadan. Ah değişmek… Dünyanın en kolay işi. Eğer kendine saygın yoksa…
O’nu ana yolda karşılayan arabaların, zarif hanımlar, bond çantalı beyefendilerin arasında yürürken sağ tarafındaki parka gözü kaydı. Havuzdaki suyun dinlendiren şırıltısı, oyun oynayan çocukların moral veren cıvıltıları, banklarda oturan yaşlıların huzur veren sükunetlerine dâhil olmak istedi. Geride bıraktıklarından ve yolunu gözleyenlerden ırak kalmak istedi. Bir an için çıkarıp tüm kimliklerini, çırılçıplak kucaklaşmak istedi tatlı melodilerle. Döndü, yolu geçip; parka girdi, ilerlerken; üzerine gelen rengi atmış topa okul günlerinden kalma bir çalımla karşılık verdi. Topa salladığı tekmeye ve uzun bacaklarına hayran hayran bakan kıvırcık saçlı oğlan çocuğunda gördü kendisini. Birkaç asır öncesini… Tozlu yollarda her şeyin ve herkesin iyi olduğu zannıyla gayesiz ve kaygısız koştuğu günleri. En büyük sevincinin ütmek ve en büyük sıkıntınsın ütülmek olduğu günleri. Tüm zenginliğinin cam misketlerden ibaret olduğu günleri… Ağaçların arasındaki banka oturdu. Bacak bacak üstüne atıp ; bir sigara yaktı. İki bastona takıldı gözü. İki baston, iki yorgun beden, iki kırışık vücut vardı tam karşısında. Ama üst üsteydi kemikleri sayılan eller. Güç bela aralanan göz kapaklarından çıkan yorgun bakışlar birbirine kenetlenmişti. Sonra kendi kendisine baktı. Ortalarda sürünen ruhuna. Hayal bile edemeyeceği tablodan kaçırdı gözlerini. O’nca arbedeye rağmen boş kalan gözleri doluyordu. Hışımla engelledi onları, derin bir nefes aldı sigarasından. Pozisyonunu değiştirip; sağ bileğini dizine koydu. Sol avcuyla gözlerini silerken; biten sigarasını yere attı. İzmaritin üzerine bastıktan sonra kalktı. Daha fazla geç kalmadan ve duygulanmadan gitmeliydi. Ayrılmalıydı o yerden.
Mutfak kapısının aniden açılmasıyla irkildi. Ellerini bulaşık suyundan çıkarıp; garsonun bıraktığı tabaklardaki yemek artıklarını çöpe dökmeye başladı; Ucuz etin yahnisini beş kuruştan satan bu yerde, iştahla sallanan kaşıklar geçiyor aklından. Rakı kadehine satılmış sevinçler, darbuka sesine, atılan göbeklere gizlenmiş feryatlar geçiyordu aklından bir bir. “Kendi hesaplarında hayatı her daim borçlu çıkaran bu insanlar; esasında kendi kendileriyle hesaplaşma özürlüyken; gamsız görünme derdi neden? Hüzünle barışmak, yanlışları fark etmek, korkuların üzerine gitmek bu kadar mı zor? Gerdan kelimesine kuyumcu kabalığıyla değil de kasap şefkatiyle bakan bu insanların dimağlarında zerre miktar fikir kalmış mıdır acaba?”