| ADnet Reklamları | Siz de reklam verin ![]() |
|
Yalnızlık nedir? Bir hastalık mıdır bir virüs gibi insanın içine girip yerleşen, kök salan orada? İnsanı tüketen, yiyip bitiren günden güne… Yoksa bir dal mıdır, en zor günlerinde tutunduğu insanın? Bir sığınak mıdır karanlık gecelerde sığınılan? Bir tutku mudur yoksa bazen bırakılmak istenen, ama bir türlü bırakılamayan?
“Yalnızlık bir tarihtir.”(1) diyor şairin biri. Evet, onun hakkında bildiklerimiz, bize anlatılanlardan ibaret, bir de yaşadıklarımızdan. Ama sizce de hep bir yanı eksik değil mi? Hep bir yanı kopuk, bir yanı karanlık, bir yanı tüyler ürpertecek kadar sessiz…
İşte burada, yalnızlığın görünen ve de görünmeyen yönlerinden bahsetmek istiyorum sizlere. Gözlemlediklerimden, okuyarak öğrendiklerimden ve en önemlisi yaşadıklarımdan yola çıkarak…
Yalnızlık bir kaçıştır çoğu insan için hayatın cilvelerinden, darbelerinden, getirdiklerinden ya da götürdüklerinden. Bir kapanıştır kendi içine. Tüm bağlantıları koparmaktır etrafındakilerle. Susmaktır. Acı çekmemek için konuşmamaktır.
Böyleleri çoğalacağını zanneder kendi içinde, kulağını yaşamın seslerine tıkayarak. Ondan uzaklaşarak hiç tökezlemeyeceğini, yolunu kaybetmeyeceğini, hiç incinmeyeceğini zanneder. Etrafına bir duvar örerse, tüm acıların, yorgunlukların, savaşların, kavgaların duvarın öbür tarafında kalacağını, asla duvarın üzerinden aşıp bu tarafına geçemeyeceğini zanneder.
Yalnızlığa sığınınca içindeki ülkeye kimse el süremeyecek diye sevinir; kalbini kimse kıramayacak, saf duygularını kimse kirletemeyecek… Kış hiç gelmeyecek, yapraklar hiç dökülmeyecek…
“Yalnızlık dediğin büyük bir zindan.”(2) diyor halbuki şair. Dört tarafı duvarlarla çevrili, güneş ışıklarının küçük bir delikten içeri girdiği büyük bir zindan…Gökyüzünün mavisine, vapur düdüklerine, martı çığlıklarına, kırlardaki bin bir çeşit çiçeğe hasret kaldığın büyük bir zindan… Kara bir tabut… İçinde boğulduğun engin bir deniz; yaşama kıyısı olmayan… Dar alanda kendinle paslaştığın, kendi içinde kaybolduğun, körleştiğin, nasır tuttuğun çıkmaz bir sokak…
Bilemez bunu, tatmadan anlayamaz. Yıldızsız bir gökyüzünün, penceresiz bir duvarın ne demek olduğunu bilemez, tıpkı şairin dediği gibi:
“Bilmezler yalnız yaşamayanlar
Nasıl korku verir sessizlik insana.”(3)
Yalnızlık öyle ürkütür ki insanı kendiyle başbaşa kaldığında, karanlık her yanı sarıp da sessizliğin ayak sesleri odayı arşınlamaya başladığında… Öyle tüketir ki insanı, bir yudum sevgiye hasret bırakır. Ama bilemez bunu, yaşamayan bilemez.
Kimisi için bir yaşam tarzı, bir alışkanlık olmuştur yalnızlık. Onsuz güne başlayamaz. Onsuz sokağa çıkamaz. Onsuz yemek yiyemez. Yatağa başını koyunca, onsuz uykuya kendini teslim edemez. Yapamaz da yapamaz…
Üşüyünce sırtına aldığı bir hırka, sıkılınca sohbet ettiği bir sırdaş, yorulunca ayaklarını uzattığı bir iskemle, kederlenince başını dayayacağı bir omuz, geçmişten kalan bir ses, bir mektup, bir anı olmuştur onun için yalnızlık. Her gün aynı şeyleri paylaştığın, aynı yemeği yediğin, aynı sokaklarda dolandığın, pişirip pişirip aynı şeyleri önüne koyduğun bir arkadaş…
“Yalnızsa
sürekli bir sonbaharı
süpürür hep…
Düşünemezsin.”(4)
Oysa onlar farkında değildir her gün ağaçların yapraklarını döktüğünün, yılların bir su gibi akıp geçtiğinin, güzelliklerin günden güne yozlaşıp tükendiğinin… Farkında değildir onlar gidenin bir daha geri gelmediğinin, yaşamın bir noktada tıkanıp ölümün yavaş yavaş içildiğinin… Farkında değildir onlar, yaşama gözlerini kapattıklarının, sırtlarını çevirdiklerinin. Farkında değildirler yaşarken öldüklerinin.
Sürekli kendini görmek aynalarda, geçmişini aramak kitaplarda, sayfalarda… Yitirmek duygularını bir akşam kızıllığında… Yitik bir ülkenin sokaklarında, tanımadığın insanların arasında, bilmediğin bir şeyi aramak inatla, aynı zamanda umutsuzca…
“Yalnızlık insanın kendine mektup yazması
Ve dönüp dönüp onu okuması.”(5)
Usanmaz mı sanırlar yüreklerini bu yalnızlıktan? Bilinmez…
Aynı satırlarda kaybolup gitmek belki yüzlerce defa, kimliğini yitirdiğinden habersiz. Issız bir çölde bile, engin bir deniz bulacağını umarak, boşu boşuna çevirmek aynı sitemli, aynı çileli, aynı hüzünlü sayfaları… Zorla, bitmemiş bir cümlenin sonuna koymaya çalışmak bir noktayı…
Ve her şey bittiğinde, dönülmez bir noktaya gelindiğinde, üzülmek boşa harcanan yıllara, yitip giden sevgilere… Üzülmek hüzne boyanan günlere, karanlık bir köşede unutulan solmuş güllere, ümitlere…
Evet, kimileri böyle kahreder de, geç kaldığını anlar ve dönülmez akşamın ufkunda olduğunu. Bunun üzerine şair girer devreye:
“Biliyorsun, ben hangi şehirdeysem
Yalnızlığın başkenti orası.”(6)
Kimileri, tıpkı bu şair gibi, nereye giderse gitsin, nerede olursa olsun, yalnızlığını bir bavul gibi yanında taşır. Her an yazı yazacağı bir defter gibi, iki kelam edeceği bir yoldaş gibi yanında hazır olmalıdır yalnızlığı.
Onunla bir anlam kazandığını zanneder hayatın. Birileri onu terk etse de, kimse arayıp sormasa da, evde bekleyen bir yalnızlığı vardır onun. Ağlamak istediğinde, ona sarılıp ağlayabilir. Konuşmak istemediğinde, o, derin bir sessizliğe gömülüp, bu isteğe saygı duyabilir. İnsanlar gibi, yaşantıları eleştirme eğiliminden kaçınıp, bazen susmanın büyük bir erdem olduğunun ayırdına varabilir.
Bundan dolayıdır ki, çok defa yalnızlıkla tek vücut olur böyle insanlar. Bedene can veren, anlam katan bir ruh gibi… Kuru bir dala güzellik katan, yemyeşil bir yaprak gibi… Geceleri pencereden odaya doğan ayın, tüm korkularınızı silip yüreğinizden, başucunuzda şefkat göstererek sabaha kadar beklemesi gibi…
İçlerindeki, hayatı ve onu yaşayan insanları yadırgayan gardiyan, bir türlü uyum gösteremez hayatın renklerine. Neye baksa hep acıdır gördüğü. Sonsuz bir karanlıktır hep o asi bakışlarına yerleşen ya da orada hükmeden. Bir başkaldırıştır hayata karşı yalnızlık onun için… Ayrılıklara inat, bir isyandır… Bir volkandır patlamaya hazır… Kaymaya hazır bir yıldızdır…
Kimileri onun hayatı ne kadar körelttiğinin farkındadır, tıpkı şair Cahit Sıtkı’nın farkına vardığı gibi:
“Geniş, siyah gölgesi hayatımı kaplayan,
Tepemde kanat germiş bir kartaldır yalnızlık.”(7)
Ardından devam ediyor şair acılar içinde çırpınarak:
“Gördüm yapraklarımın bir bir döküldüğünü,
Baharda yaşamanın bilmedim nedir tadı.
Gemi yüzü görmeyen bir limanın hüznünü
Kimsesiz gönlüm kadar hiçbir gönül duymadı.”(7)
Yalnızlığın kapısını çalışımızın nedeni, ona bütün çıplaklığımızla sığınışımızın emeli, ne olursa olsun, ona sonsuz bir sevdayla bağlanmamamız, silkinip gülen gözlerle hayata bakmamız, yolumuza çıkan engellerle yalnızlığı bir kenara atarak çarpışmamız gerekir. Hayat tüm bunlara değecek kadar güzel çünkü. Neden mi? Bakın şair bizi uyarıyor bu konuda:
“Notaları kurşunlanmış bir şarkıdır yalnızlık.”(8) diyor.
(1) Hilmi Yavuz, (2) bedri Rahmi Eyüboğlu, (3) Orhan Veli Kanık, (4) Özdemir Asaf, (5) Özdemir Asaf, (6) Cemal Süreya, (7) Cahit Sıtkı Tarancı, (8) yılmaz Odabaşı
|
Ziyaretçi Yorumu / 7/24/2007
emel hanım.... evet..yalnızlık başlı başına bir tarihtir. yazarın bu tesbitine katılıyorum sadece. yalnızlık aynı zamanda insanın kendi aslına ve benliğine dönmesidir.... çağımız insanının en büyük hastalığıda takdir edersiniz ki insanın kendi benliğinden uzaklaşması..uzaklaştırılması ve kendi kendisine yabancılaştırılmasıdır. insan dünyaya yalnız gelir..ve dünyadan yalnız gider. insan toplumsal bir varlık olduğu gibi...toplum içerisinde şahsiyetini ortaya koyabilmesi için de kendi yalnızlığında ..kendini keşfetmesi noktasının da önem arzettiği kanaatindeyim.. teşekkür eder...saygılarımı sunarım. |
|
Ziyaretçi Yorumu / 7/14/2007
Şu ana kadar yapılan on altı bin tıklamanın anısına, sizleri de benim gibi her ayın on altısında 3464 (TEMA) ya da 3177 (Orman Bakanlığı)' ye bir SMS göndermeye davet ediyorum.. Tüm ceptel operatörleri için SMS no'ları aynı.. Yalnız ülkem ormanlarını değil, yüreğimizi de acıtan tüm yangınlara sadece 5 YTL'lik bir SMS karşılığında SİZ'in için dikilen birer fidanla dur diyelim.. Hem hayatta dikili birden çok ağacımız olsun, bizden yadigar kalsın yarınlara, hem acımız direncimiz olsun, Zafer'imiz olarak kazınsın akıllara, hem de CANSUYU olalım TÜRKİYE adlı fidanın, birlikte ve sonsuza dek sevda türküleri söylensin ormanlara.. <<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<< FASULYENİN NİMETLERİ.. Bir komedidir gidiyor.. Aşağılıklarını, bayağılıklarını, utanmazcasına sergileyen ve bunu sanki bir nimetmiş gibi sunan fasulyeler arasında.. Bir koltuk sevdasıdır, bir güç merakıdır gidiyor. Sözüm ona hizmet aşkına, sözüm ona ben görevden kaçmam özverisine sığınılarak.. Elde edilecek en ufak çıkar için kişilikler, dostluklar ve de en önemlisi insanlık onuru kolayca, umursamazca harcanıveriyor. Güce tapan ve her dönemde yalakalıklarını koltukta oturanlara sergileyip, güya hiç kaybetmeden, sürekli kazanıyorum, ben de varım edasında, üstelik sergiledikleri karakterlerle hiç te uyuşmayan vatan, millet, din ve hatta meslek şovenizmi kisvesinde!! Ey zavallılar, ey cahiller, kazandığınız üç kuruşluk makam, mevki ve nüfuz.. Kaybettiklerinizin yanında solda sıfır kalacak üç günlük sefahat, kıymeti kendinden makul koltuğa ya da oturanına yakın olmadığınızda hiçliğinizi, sürüngenliğinizi ortaya ayan beyan çıkaran, bir aynadır tapındığınız.. Kendilerini yücelten, yükselten sırığı çok iyi, çok sıkı ve onu örtebilecek kadar sardıkları için, aynaya bakan bütün otlar gibi çok gösterişli, çok şanlı, şöhretli, namlı olduğunuzu sanabilirsiniz ey fasulyeler. Peki ya o ayna gerçekten içinizi gösterebilseydi.. Pisliğinizin, kokuşmuşluğunuzun, adilik ve cerahatin aynadan taşmasını nasıl engelleyebilecektiniz? Odun bir gövdeye yakışan, odun bir kafayı ve o içi bozuk, o içi kof görüntüyü, aynanın hangi tarafına kaçarak saklayabilecektiniz? Dürüstlüğü ve içtenliği yansıtan hangi ayna, size gerçek yüzünüzü sunmaktan kaçınacaktı? Aynaya baktığınızda, sizin gövdenizden daha büyük bir görüntü veriyorsa ve de siz bu büyük gövdeye bakarak ahkam kesebiliyorsanız, her konuda unuttuğunuz ya da hatırlamaktan korktuğunuz çok önemli noktalar var demektir; ya aynanızın adı dev aynasıdır, egonuz, o tatmin olmayan ve kendi çıkarları için fasulyeliğinizi ayaklar altına serecek kişiliğiniz, gövdenize bakıp ta sizi yanıltıyordur, ya da gölgenizdir gördüğünüz, gövdeniz ile fındık kadar beyninizi ve sırtınızı, güneş kadar apaçık gerçeklere dönmüş, kısaca hayatı ve kendinizi ıskalamışsınızdır. Gerçeklere sırtınızı dönmek o an için, o gün için, sizi olanları görmemişçesine, duymamışçasına ya da sanki hiçbir şey olmamışçasına, bir aymazlık bir vurdumduymazlık içine sokabilir.. Siz, böylece haklıyı haksızdan ayırmadan, doğruyu savunmadan, bana ne, ben miyim alemin tek Don Kişotu, diyerek ortalarda salınabilirsiniz. Aldığınız eğitim, gelenek ve görenekleri, o çok savunduğunuz inançlarınızı, kısaca düzgün bir fasulye olmanızı sağlayacak her özelliği, bir kenara bırakıp, günü kurtarmanın, diğer fasulyelere hoş görünmenin, olası bir fırsatı kaçırmamanın, kısaca hiçbir fasulyeyle kötü olmamanın adına, böylece nimetten sayılma özelliğinizi de kaçırmış oldunuz. Hiç olmazsa bir fasulye kadar nimetten sayılacakken, bir deve kuşu kadar değer kazandınız. Gerekirse, şark kurnazlarının her türlü Ali Cengiz oyununu, inançlarınızı, sevdanızı ve gerçekleri savunarak göğüslemek yerine, malum yeri açıkta kaldığı halde, kafasını kuma sokup, ne kadar acı olursa olsun, gerçeklerden kaçtığını, böylece korunduğunu, saklandığını sanan, hani şu gözü beyninden büyük olan, adı kuş olduğu halde uçamayan zavallı bir mahluk oluverdiniz. Tebrik edildiniz, size harcanan zamanı, verilen değeri, üç günlük dünyada, üç kuruşluk karakterinize, onun yarattığı kişisel kaygılarınıza ve onun yarattığı kişisel korkularınıza harcattınız. Ve böylece yaşam boyunca özleyeceğiniz, hatta yanı başındayken bile hasret duyacağınız en yüce duyguları, kendinizde O'nu aramayı, O'nu buldukça kendinizi kaybetmeyi, hem kendinizi, hem de O'nu kaybedip, kaybettiğinizi de yeniden bulmayı göze alabilecek cesarette İNSAN OLMAYI kaçırdınız. Siz artık siz olmaktan çok, birilerinin şekillendirdiği ve o şekli hiçbir zaman aşamayacak o yoz kalıplardan birisiniz. Hiçbir zaman bu kalıbın dışına çıkamayacağınız gibi, basmakalıp bir yaşamın tek düze fasulyeleri olarak ta kalacaksınız... NOT: Bu satırlar William Reich'ın "Dinle Küçük Adam" kitabından esinlenerek yazılmıştır. Kitaptaki "Adam" kelimesi tek cinsiyeti kastetmiyor, "Adam" lığın erkeği ya da dişisi olmaz çünkü.. Ancak "Küçük" kelimesinin dilimizdeki karşılığı hafif kalıyor, aşağılık, adi, kaypak ve benzeri tüm sıfatları kapsıyor bence.. Aşağıdaki satırlar "Dinle Küçük Adam" kitabından alınmış satırlardır.. Hem kendi yazdıklarımı, hem de W. Reich'ın yazdıklarını, üstüne alınmak istemeyenlere, alınsa da alınmamış görünenlere, yani; TÜM KÜÇÜK ADAMLARA İTHAF EDİYORUM.. "Kendini şimdiki konumundan farklı hissedebileceğini düşünmeye cesaret bile edemiyorsun: boynu bükük olmak yerine özgür; plancı olmak yerine ise açık; bir hırsız gibi gece değil de, gündüz de sevebilen. Sen aslında kendini aşağılıyorsun, küçük adam. "Ben kimim ki bir fikrim olsun, hayatımı belirleyeyim ve dünyayı sahipleneyim!" Gerçek büyük adamdan tek bir farkın var: Büyük adam da bir zamanlar küçük adamdı, fakat sadece tek bir özelliğini geliştirdi; Nerede küçük ve kısıtlı düşünmesi ve davranması gerektiğini biliyordu. Herhangi bir görevin baskısı altında, zamanla küçüklüğünün ve önemsizliğinin nasıl mutluluğunu tehdit ettiğini hissetmeyi öğrendi. Demek ki büyük adam, nerede ve ne zaman küçük adam olacağını bilir. Küçük adam ise, küçük olduğunun farkında değildir ve bunun farkına varmaktan da korkar" "Eğer benden daha iyi hekim değilse, çalışmalarımı bir tıp yöneticisinin eline bırakmam. Ve buluşlarıma kimin hükmedeceğine ya da etmeyeceğine ben karar veririm. Ben yasal kurallara anlamlı oldukları sürece tam olarak uyarım ama aşılmışlarsa ya da anlamsızlarsa onlarla mücadele ederim. (Hakime koşma hemen küçük adam, çünkü o da dürüst bir insansa aynı şeyi yapar.)" "Ben senin "tanrı" olarak adlandırdığın şeyin gerçekten var olduğunu ama senin düşündüğünden farklı, senin içinde ve dışında, vücudundaki sevgi olarak, dürüstlüğün olarak ve doğayı hissetmen olarak bir kozmik temel enerji olduğunu biliyorum.." "... sana şunu söyleyeyim küçük adam; içindeki en iyi şeylerin anlamını yitirdin. O'nu boğdun başkalarında, çocuklarında, karında, kocanda, babanda, annende, nerede gördüysen orada O'nu öldürdün. Sen küçüksün ve küçük kalmak istiyorsun küçük adam.." "...kes sesini sevgili küçük adam. Yaşamın çok sefil, çok perişan, sesini çıkaracak halin yok. Seni kurtarmak istiyor değilim, ama sırtında beyaz bir gecelik, suratında maske, acımasız kanlı elinde bir iple beni asmaya bile gelsen, sana söyleyeceklerimi, bu konuşmamı tamamlayacağım. Kendi boynunu ipe dolamadan beni asamazsın sen küçük adam. Çünkü ben, senin yaşamını, dünyayı içinde duymanı, senin insanlığını, sevgini ve yaşama sevincini temsil ediyorum. Şimdi seni aştım ama; binlerce yılın bakış açısından görebiliyorum seni, binlerce yıl geçmişten ve binlerce yıl gelecekten bakıyorum sana. Kendinden korkma duygundan kurtulmanı istiyorum. Daha mutlu ve daha insana yaraşır bir yaşam sürmeni istiyorum..." KÜÇÜK DEV ADAM Yani iki kıçı kırık cümleyle Bir odun gövdeyle Kendini bir .ok sanıyorsun Tabularını namus diyerek Yontulmamışlığını eğitim bilerek Her çelebiye abdurrahman görünüyorsun Boşuna bakma aynalara Gösteremezler içini Dost kelamında tanı kendini Dostsa yansıtsın sana Gerçekten Abdurrahman mısın? Çelebi mi? . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . YALNIZLIK DA SEVDAYA DAHİL gitsen gittiğin yol kadardır uzaklığın yalnızlığa mahkum ettiğin kadar yalnız kendi başına kaldığın kadar da ıssızsın viran olan bir handa konaklar yalnızlık konaklayan her yolcu kadar adsızsın baksan attığın nazar kadardır kaçırdığın indirdiğin gözler kadar gece sakladığın fer kadar da soluksun kısık bir kandil alevinde titrer yalnızlık kaçırdığın her bakış kadar soğuksun damlasan biriktirdiğin suyun gölüsün aksan açtığın yatak kadar dere taşıdığın kumun çölüsün çorak bir tarlada harman edilir yalnızlık savrulan her zaman kadar ölüsün INSOMNIA kimse beklemezken ve özlemezken geceleri sığındığın karanlığa sırtını dönüp de ölemezsin kederden geceler helal ederken haram kılınan gündüzleri karıştırıp eski defterleri dostlara sığınıp ta soramazsın kendini kendinden yalnızlık üzerine üzerine gelip sarıyorsa en çok ta çaresizliği bir yıldız kayıp ta göçebe ediliyorsa gözlerinden düşlerin de umarı kalmaz düşlerden geçemezsin uykuya hayatın içinden KILAVUZUN KARGASI izin vermezse zaman sevmelere sen değil yüreğindeki saat yanlıştır kur kendini saat yerine sık zembereği kır kadranı onar zamanı aktar yerine su vermezse saki içmelere sen değil Mecnundaki çöl yanlıştır kavur kendini çöl yerine kaldır kumları savur Mecnuna iç zamanı Leyla yerine yol vermezse dağlar geçmelere sen değil kılavuzdaki yön yanlıştır koy kendini yol yerine çık kendine bas kervanı soy zamanı sevda yerine İŞTE yoktun yada gidiyordun unuttum gözlerimdi artık susayan gözlerine buluttu oysa geçmişte sus diyordum sadece sus evladını kaybetmiş anaydı gözlerim susmuyordu işte sakınıyor yada saklanıyordun unuttum yüreğimdi artık kapanan ellerime sığınaktı oysa geçmişte dur diyordum sadece dur yarini yitirmiş sunaydı yüreğim durmuyordu işte sağdın yada soldun unuttum sözlerimdi artık vurulan yüzüme buyruktu oysa geçmişte kaç diyordum sadece kaç sudan çıkmış balıktı ayaklarım basmıyordu işte yalnızdım yada korumasızdım unuttum gömleğimdi seyyahta kalan yeleğimse dervişte çırılçıplaktım oysa geçmişte vazgeç diyordum sadece vazgeç yeni doğan bebeydi aklım ermiyordu işte SEVGİ BİLGİSİ sevdin mi ballı petekli seveceksin gözün dönüp de deli deli yüreğin şekerine şerbetine batacaksın bedenin kan ter içinde arılara nispet zaman da olacak oğul vermeye sevdin mi allı morlu seveceksin özün döküp de tutam tutam dikenin nalına mıhına vuracaksın avuçların sırılsıklam güllere nispet saçların da yasemin kokacak buram buram AŞK SEN NELERE KADİRSİN kilidin kapından suçun boyundan yaşın yaşadığından aşkın bulundu oysa saklıydın kanadını kırarken kimsesizliğin yar bu aşkın sebepsiz buldu derde derman beklerken yareye devadır deyi özün bile sakındı özünden sesin nefesinden kastın haddinden kadrin kıymetinden aşkın bulundu oysa haklıydın perçemini keserken yersizliğin yar bu aşkın gereksiz buldu karanlıkta bir mum umarken ama'ya umuttur deyi gözün bile kaçırdı gözünden kabahatin özründen cüretin cürmünden çapın kendinden aşkın bulundu oysa yasaklıydın peçesini indirirken sessizliğin yar bu aşkın densiz buldu sıcak bir merhaba yeterken lal'e revadır deyi maksadın bile esirgedi sözünden sordun yalnızlık dağıtılabilir mi kağıda sabır kaleminden hem tutkunu eklemeden hem de öfkeni taşırmadan cezveden yalnızlık çaresizlikten öte yerdir beslenir hasretten çare yardir yare çare gerekirken dedi ve çatladı kalem reçeteyi yazarken hem ve her ümit kayboldu hem ve her dem kurtulamadın zaman çekiminden BEDELSİZ iki üç kırık bahanedir kurnazca kurar bekler kan kusar da umursamaz serseri bir rotadır su getirir bin dereden soğuk bir poyrazdır fırlar buruk ve boğuk patlar genizden düşmandır yürek derbeder dağınık sahtekardır kelimeler yakası açık ar damarı yırtık infaz kararıdır ki o an ne dilesen ve ne dilensen olmaz düşlerin yittiği sözlerde hiç ses çıkarmadan asılmanın zamanıdır artık iki üç çürük ithamdır sinsice kapanır saklar söz keser de tınmaz yarım bir notadır dökülür bölük pörçük etekten çatlak bir kurşundur çıkar sığ ve yankısız düşer tetikten sefildir yürek çapaçul beş paralık koftur kelimeler kılıçtan keskin kıldan incedir aralık bedel kapısıdır ki o an ne söylesen ve ne savunsan geçmez anlamın bittiği gözlerde hiç toz çıkarmadan yıkılmanın zamanıdır artık SENSİZ BİR DAKİKA zaman seni bir geçip te alıcı kuşların gözü alışınca karanlığa bir yelkovan dolanıp başıma öterdi çığlık çığlığa; çarptığında bile kapıyı aralık bırak hareket noktana dönmek için önce daireni tamamla sakın şaşırıp ta ardına bakma attığın her adım seni bana getirecek döndüğü sürece dünya zaman seni bir geçip te yırtıcı hayvanların izi karışınca ayrılığa bir akrep dikilip karşıma anlatırdı yana yıkıla; küllendiğinde bile ateşi rüzgara bırak tekrar geçmek için önce köprünü tamamla sakın yanılıp ta tüm gemileri yakma yelkenini dolduran her rüzgar rotanı bana çevirecek dalgalandığı sürece derya sensiz ilk dakika az önce doldu ve benim saatim orada durdu aksadı zaman akrep durgundu aklım zembereği değil sürekli seni kuruyordu yıkıldı devran yelkovan yorgundu yüreğim seni değil sürekli beni vuruyordu sen gideli buralardan ne akrep ne yelkovan ne de akıp giden zaman kazıyıp sevdamı kadrandan çıkartamadılar seni bir dakika bile aklımdan hem bir dakikacık ayrılığı kim unutur o dakika ki harcanır uğruna göz kırpmadan ömür çalar zamanı sırtlardı bedelini o yelkovan ki adını aldığı kuşlardan hür koparır kanadını öderdi diyetini o akrep ki su uyuduğunda namı yürür sokar kendini yakardı bedenini ZAMAN MEFHUMU saatler yine seni vurdu kaçıncı iç çekişimi kaç geçti acaba demin tırnağı ve kalbi kırık bırakmadı mı tahtını şimdiye giderken ötesi atmıyor muydu pusuyu şimdiyi bitirmek için dişlerini bilerken zaman bu insan kurdu hiç vazgeçmedi vahşetinden her iç çekişi savrulan pençeydi sensizliğim gibi; keskindi ve deşiyordu kan sızıyordu düşlerime inceden zaman mefhumu amma da tuhaf sen kaçlarda saat başını haber verirdin kendinden hafta başları ve sonlarında mı göz kırpardın yokum artık yanında derdim senden önemli derken zaman bu gayya kuyusu hiç ödün vermedi derinliğinden her iç çekişi atılan taştı sensizliğim gibi; ağırdı ve ağrıyordu, çıkarmaya kırk akıllı uğraşırken yoksa sen ayları mı eklerdin saat kadranına ya da yıllar mıydı her saat başı sessizliğini yüzüme çiziktiren bir gün bir yıl gibi yaşanır ve bir yıl bir günden kısa sürede mi aşınırdı hasretin yakamı silkelerken zaman bu boy aynası hiç sır düşmedi değerinden her iç çekişi yansıyan anılardı sensizliğim gibi; çatlaktı ve kanıyordu takvim yapraklarını karıştırırken SICAK KAL ELLERİMDE aynı gözle bakarak farklı gözlere gülenlerin aynı sahnede karşılaşıp görmezden gelenlerin aksine sıcak kal ellerimde farklı görüntüye bürünsek de aynı sevdaya düşerek farklı kişiyi sevenlerin aynı sofraya oturup farklı somunu bölenlerin aksine sıcak kal ellerimde farklı lokmaları çiğnesek de aynı doğrultuya bakarak farklı yönü görenlerin aynı kelimeleri söyleyip farklı anlamı kastedenlerin aksine sıcak kal ellerimde farklı yollara yürüsek de aynı zaman dilimini paylaşarak farklı boyutu savunanların aynı yatağa girip farklı rüya görenlerin aksine sıcak kal ellerimde farklı gerçekleri düşlesek de GÜNAYDIN gün sevdana sevdan güne değdiğinde güneşten neşeli bir beste çalar tan yerini bulurdu dudaklarının kenarında içimde bir umut kıpırdardı küçük önümdeyken tek bakışlık pencerem bahanelerim olurdu bir anlık bir anlıktı hoyratlığım ve sevdadandı ıslığım gün aydındı ve kalıcıydı şarkılar kadar şarkı sevdana sevdan şarkıya değdiğinde nazla kıvrılırdı dudakların ve yakıcılığı ışığından ılık işveler açardı kenarlarında dudak büküp de gülünce gözlerim kamaşırdı bulut sevdana sevdan buluta değdiğinde yağmurdan bir damla elmas kapar gökkuşağı yerini alırdı kirpiklerinin karasında içimde bir çocuk oynardı küçük önümdeyken tek kaşıklık tencerem yabanlıklarım olurdu bir canlık bir canlıktı garipliğim ve sevdadandı çığlığım gün aydındı ve alıcıydı dalgalar kadar dalga sevdana sevdan dalgaya değdiğinde merakla küçülürdü gözlerin ve izi akıcılığından derin cilveler ışıldardı kıyılarında kaş kaldırıp da bakınca aklım karışırdı AYRILIĞA BEDDUA şehirler değişse de aynıdır kaldırım üstündeki tozlar aynı durakta aşkın saati durur ve aynıdır beklenilen sevgilinin adı ayrılık geçesinde yol bulunmaz aynı yardır hiç aşılmayan ve aynı şehirdir bir türlü varamadığın hep ayrı kalıştır adı batası mevsimler değişse de aynıdır atıştıran yağmur sesi aynı sokakta toprak kokusu vurur ve aynıdır ağızdaki pasın tadı ayrılık cenazesinde kefen sorulmaz aynı cemredir hiç düşmeyen ve aynı cıgaradır bir türlü saramadığın hep ayrı duruştur canı çıkası gökyüzü değişse de aynıdır suda yansıyan bulutlar aynı birikintide umut halkası kurur ve aynıdır sıçrayan çamurun rengi ayrılık keçesinde yama olmaz aynı mayadır hiç tutmayan ve aynı hamurdur bir türlü karamadığın hep ayrı düşüştür gözü kör olası İNADIM SEVDAMDIR Eğer sunduğum kelimenin anlamını inkar edip sadece kendi verdiğin değeri bana dayatacaksan hiç başlamayalım çünkü sen anladıklarını ben kavrayamadıklarını savunarak dört mevsim kanayacağız Eğer sadece sana öğretilenleri ve hissedip yaşayamadıklarını bana kabul ettireceksen hiç konuşmayalım çünkü sen duyduklarını ben gördüklerimi savunarak ancak bildiğimiz kadarını yaşayacağız Eğer bakış açını değiştirmeden ve başkalarının koyduğu kuralları bana vazgeçilmez olarak sunacaksan hiç yaşamayalım çünkü sen onlara körü körüne bağlılığı ben bize her saniyenin değerini savunarak boşuna zaman savuracağız Çünkü gülüm yeniden yaşama sevinci duyabilmek adına kavrularak goncana düşen bir damla işleyecektir adımı hece hece dudağına gün be gün yıkılarak sürüklenen her özlem iliştirecektir umudu güvercin kanadına yakılarak harcanılan her cümlem Aşkı senden derecektir; adının ve andının inadına.. MAYIS KARLARI Sana kızgın değilim bu sevimsiz ayrılığın acısıdır üstüme çöken. Endişem hasretine ve telefonun gamsız tellerine, sensiz geçen günlerin açtığı tünelden, seni seninle sevmenin katarları geçerken. Biliyorum yoksun her saniyesinin tadılası günler geride. Sevgi sözcükleri suskun, doğacak gün yaralı, yüreğim bıkkın, hüznün doruğu burası. Geriye kalan avucumda yanan sevda, huzursuzluk ve alabildiğine isyan ve geçmeyen saatler öylesine yaşanan, düşlerimdeki dünyayı seninle aldatmış zaman. İncittiğin bahar dalında, koklanan ama dokunulamayan mayıs kokulu çiçekler yerine üşüyor yalnızlığımın buzu, yağdırdığın mayıs karında, görülen ama tadılamayan bahar meyveleri yerine donuyor gözyaşlarımın tuzu. Biliyorum yoksun artık umut yok yarınlara, samanyolundaki kuyruklu yıldıza da. Bugün gözyaşlarımı toprağa verdiler ve ben sana kızgın bile değilim. Mayısta kar yemiş bahar dalı gibiyim. Kırgınım. ELE VERİR DİYE SEVDA YANIĞI Hatasıysa; kendinindi hasretini özenle silkelerdi anıları dökmekten sakınarak eksikliğine bu yüzden sahip çıktı Eksikliğiyse; kendinindi gölgesine doğru yürürdü güneşi incitmekten korkarak acısına bu yüzden sahip çıktı Acısıysa; kendinindi Yalnızlığını dikkatle gizlerdi sırrını kendinden kıskanarak sakladığına bu yüzden sahip çıktı Sakladığıysa; kendinindi ele verir diye başı eğik yürürdü yüzündeki sevda yanığından utanarak hasrete mahkumdu bu yüzden sevdasına sahip çıktı SUSMA HAKKI günlerden ayrılık ertesiydi ve direniyordu sevdam aşkından sorgulandı tutkundan suçlandı düşüncenden yargılandı deştiler yaramı üstüne bin kez tuz bastılar ki onlar dilimde pas tadında kanattılar her an içime fısıldadığım adından bir kelime bile çıkmadı kendimden uçtum günde bin kez anlamadılar sustum on bin kez bir kanat çırpışı bile duymadılar sen demiştin gözlerinin içine bakmayacaktım tuttum verdiğim sözümü çalamadılar düştüğü yerden gözümü alamadılar DÜŞ ÜSTÜNE Sevdam yorulmaz Zamandır yorulan Dedim Dudak büktü parmaklıklar Sevdam kanamaz Zamandır kanayan Dedim Güldü ranzalar Sevdam çürümez Zamandır kokuşan Dedim Ürktü prangalar Sevdam Müebbetten firar umududur dedim sarsıldı duvarlar sevdam benim düşümdür düşlerimi nasıl tutsak edebilir zindanlar |
|
Lutuf Veli / 4/17/2007
Güzel,kutlarım... |
|
Ayşegül Kor / 2/11/2007
evet bir Türk Dili Ve Edebiyati mezunu olarak hos alintilar sagolun. |




