Yanıtı Olmayan Soru
10 / 3 / 2008 Pazartesi tarihinde Mert Sertdemir tarafından eklendi, 302 kez okundu...
“1.Boğazımı sıkan bir el vardı sanki. Nefesim kesiliyor, boğulan bir insanın çıkarabileceği hırıltılar çıkarıyordum. Kardeşimin söylediğine göre mosmor kesilmiştim o anda. Büyük bir panik olmuştu evde. Annem ağlıyordu. Hiç kimse bir anlam veremiyordu bu duruma. Kalabalıklardan oldum olası kaçmışımdır. İçim daralır, sus pus olurdum. Ama bu öylesi ...” Okuyucu Puanı ;
Yanıtı Olmayan Soru1. Boğazımı sıkan bir el vardı sanki. Nefesim kesiliyor, boğulan bir insanın çıkarabileceği hırıltılar çıkarıyordum. Kardeşimin söylediğine göre mosmor kesilmiştim o anda. Büyük bir panik olmuştu evde. Annem ağlıyordu. Hiç kimse bir anlam veremiyordu bu duruma. Kalabalıklardan oldum olası kaçmışımdır. İçim daralır, sus pus olurdum. Ama bu öylesi değildi. Büyük amcamlar, eniştemler bizdeydi. Sigara içiliyordu odada. Bu yüzden mi acaba? Biraz düzelir gibi olunca, babam amcamdan beni dışarı çıkarmasını istedi. Hava almalıydım. Bu işin bahanesiydi elbette. Amcamdan benimle konuşmasını istemişti babam. Bana sormak istediği bir şey olunca aracı kullanırdı hep. “Benden çekinir de gerçekten ne istediğini, derdinin ne olduğunu söyleyemez” diye düşündüğünden mi böyle yapardı, yoksa nasıl konuşacağını bilemediğinden mi? Benim için hala yanıtı olmayan bir soru bu. Sokaklar bomboştu. Bir tek kahvehane açıktı, bir de o akşam nöbetçi olan Hasan ağabeyin eczanesi. On beş dakika kadar süren yürüyüşümüz sırasında amcamın, ‘arkadaşça yaklaşırsam belki derdini benimle paylaşır’ kurnazlığıyla sorduğu sorulara tatmin edici yanıtlar vermemiştim. Okulumun gidişatında problem olmadığını, evdeki kavgaları fazla dert etmediğimi ve aşık olmadığımı söyledim kendisine. Odadaki sigara dumanına attım suçu. Bir de iki akşamdır yetiştirmem gereken dersler sebebiyle uykusuz kalmama. İkna olmuş gözüküyordu. Eve döner dönmez dinlenmem gerektiğini söyleyerek odama attım kendimi. Amcamın babama rapor verişini duyuyordum yattığım yerden. Pek inandırıcı gelmemişti anlaşılan söylediklerim. Yengem, “Gençtir, vardır bir derdi.” diyordu. Amcam uyguladığı taktiğe çok güveniyor ve “Öyle bir şey olsaydı bana söylerdi.” diyerek çıkışıyordu hanımına. Babam ise “İnşallah dediği gibidir. Biz de artık onun yanındayken içmeyelim şu mereti.” diyerek meseleye son noktayı koydu. Ertesi sabah uyandığımda kendimi bir nebze de olsa dinlenmiş hissediyordum. Ama gözlerimdeki, özellikle de sağ gözümdeki ağrı henüz geçmemişti. İki yıldır hiç ağlamamıştım. Acaba sebebi bu muydu? Yatağımdan doğrulurken telefonun sesini duydum. Annem açtı. - Bilmiyorum, daha uyanmadı. Ben seni sonra ararım. Galiba arayan babamdı ve benim nasıl olduğumu soruyordu. Kapımın çıkardığı sesi duymuştu annem. - Nasılsın oğlum? - Daha iyiyim anne. Yok bir şeyim. - Kahvaltı hazır bak. Bugün gitme istersen okula, dinlen biraz. - Gitmem lazım. Girmediğim derslerin fotokopisini alacağım arkadaşlardan. Yalandı anneme söylediğim. Gitmem gerekiyordu çünkü onu görmeliydim. 2. Yağmur yağıyordu. Otobüs durağına gidene kadar sırılsıklam olmuştum. Islanmamak için bir çaba sarf etmemiştim yol boyunca. Yüzümde gezinen sularla kendi kendime ağlıyormuş rolü yapıyordum ama onu bile beceremiyordum. Nasıl ağlandığını bile unutmuşum. Oysa şu küçücük çocuk nasıl da beceriyordu bunu. Bağıra çağıra, feryat figan ağlıyordu. Annesi olduğunu tahmin ettiğim kadın, çocuğunun elini bırakmış, ufacık cüzdanını sanki devasa bir çantaymış gibi karıştırıyordu. Ne arıyordu ki, aradığını neden bulamıyordu ki küçücük cüzdanda? Az ötedeki gevrekçiyi gösteriyordu çocuk içini çekerek. Kadının yüzünden sessizce yaşlar süzülüyordu. Hala cüzdanına bakıyordu. Yok der gibi , yok işte der gibiydi hareketleri. Allah’ım nasıl bir çaresizliktir bu? Oyuncak değil, çikolata değil… Aç olan çocuğuna bir tane gevrek bile alamamak... Durakta üç kişiydik. Ellili yaşlarda bir adam, on üç on dört yaşlarında bir kız çocuğu ve ben... - Bak şimdi gelip bizden para isteyecek kadın. - Efendim? - Rol yapıyorlar evlat. Kendilerini acındırıp para koparmak dertleri. Şaşırdım amcanın sözlerine. Bu bir oyun olabilir miydi? Şimdi tam önümüzdeydiler. Ama durmadılar. Yürüyüp gittiler. Bakakaldım arkalarından. Küfreder gibi diktim adama gözlerimi. Bir iki adım uzaklaştı yanımdan. Neden kaldım ki öylece, neden bir gevrek alıp da vermedim çocuğa, belki üç beş kuruş da kadının eline? Hayır! Bir değil, iki gevrek almalıydım. Çocuğu aç olan anne hiç tok olur mu? Çocuğu aç olan anne hiç tok olur mu? Çocuğu aç olan anne… Gözümü açtığımda ilk gördüğüm şey o adamın yüzüydü. Duraktaki bankta sırtüstü uzanmıştım. Doğrulmak istedim. - Yat biraz daha. Birden yığılıverdin yere. Tansiyonun düştü herhalde. - Kadınla çocuk gittiler mi? Adam şaşırarak yüzüme baktı. Cevap vermedi. Yavaş yavaş doğrulup oturdum. Bir süre hiçbir şey yapmadan öylece durdum. Neden bayılmıştım? Gerçekten de tansiyonum mu düşmüştü acaba? Yoksa geçen geceki gibi... Bildiğim tek şey, evdekilerin bunu öğrenmemeleri gerektiğiydi. 3. Otobüs okula yaklaştıkça heyecanım katlanarak artıyordu. Dersler umurumda değildi. Sadece onu görebilmek, onunla konuşabilmek için geliyordum. Genelde sabahları kahvaltı bile yapmadan fırlardım evden. Okula vardığımda tek öğrenci ben olurdum bahçede oturan. Hiç kimse benim kadar erken gelmezdi. Bir tek ben beklerdim onu. Onun gelmesini beklemek bir tek benim için güzeldi. Yaklaşık dokuz aydır çekiyordum bu aşk acısını. Evet, çekilen bir acıydı bu. Sadece benim tarafımdan yaşanan, el değmemiş, masum, çocukça bir aşk. Günlerim birbirinin tekrarıydı. Bugün söyleyeceğim diyordum kendi kendime. Bugün, onu sadece sıradan bir arkadaş gibi değil büyük bir aşkla sevdiğimi söyleyeceğim diyordum. Aylardır bu sözü vererek atıyordum sokağa adımımı. Ve aylardır her gün bir bahane bulup kandırıyordum kendimi. Çoğu zaman onu kaybetme korkusu sarıyordu yüreğimi. Ya kızar da bir daha bakmazsa yüzüme, ya bir daha benimle konuşmaz gözlerini bile kaçırırsa gözlerimden. İşte o zaman yaşayamazdım. Şimdiki durumumu tamamen onsuz kalmaya tercih ediyordum. İşte tam karşımdaydı. Başını önüne eğmiş bir şeyler okuyordu. - Günaydın. Beni görünce gülümsedi. - Ooo ne günaydını beyefendi, saatten haberiniz yok galiba. Acaba bakışlarım beni ele veriyor muydu? Biliyor muydu ona olan duygularımı? - Alıştın tabii okula geldiğinde beni görmeye, geç gelince laf çarpıyorsun. Konuşsana be adam! Şakalaşmanın sırası mı? - Ne kadar da ıslanmışsın. Hasta olacaksın. Korkmadın mı erimekten? Son cümlesinden sonra arkasına bakmadan sınıfa doğru yürüdü. Ne demek ‘erimekten korkmadın mı?’ ? İltifat mı ediyor? Çok tatlısın mı demek istiyor, şeker gibisin mi diyor? Bütün günüm, bazen laflarından bazense davranışlarından bir anlam çıkarmaya çalışmakla geçiyor. Galiba aradığım asıl şey umut. Beni sevip sevmediğini bir bilsem. Oysa bunu anlamak ne kadar kolay. Yalnız kaldığı bir anı bekleyeceğim. Bahçede, ağaçların altındaki bankta oturuyorsa daha da güzel olur. Yanına gideceğim. Önce havadan sudan konuşacağız. Gözlerine bakamayacağım o konuşurken. O sırada onu dinlemiyor olacağım, söze nasıl başlayacağımı düşüneceğim. Yüzüme bakacak susarak. “Neden konuşmuyorsun? Bir derdin mi var ?” diyecek. “Var!” diyeceğim. “Hem de büyük bir derdim var.”. “Bana anlatabilirsin.” diyecek. “Bilirsin benim ağzım sıkıdır.”. “Seni çok seviyorum.” diyeceğim. “Ama arkadaş gibi değil. Başka türlü şeyler sana hissettiklerim.” Şaşırarak yüzüme bakacak. Sonra gözlerini kaçıracak benden. Ne söyleyeceğini bilemeyecek. Kelimelerini seçerek kullanacak. Nasıl konuşsam da onu kırmasam diye düşünecek. “Ben de seni çok seviyorum ama öylesi değil. Arkadaşım gibi dostum gibi seviyorum.”, diyecek ve sanki onu sevmem bir suçmuş gibi; “Benim yüzümden mi? Ben mi seni umutlandıracak şeyler yaptım?” diyecek. “Hayır. Senin bir suçun yok. Nasıl oldu bilmiyorum. Sevdim işte.”, diyeceğim aşkımı küçümseyerek. Ve arkadaşlığımızın bozulmaması temennisiyle kalkacağız banktan. Bir daha da hiçbir zaman eskisi gibi olamayacağız. O benden uzak duracak daha da üzmekten korkarak. Her sohbetimizde aklımızın bir köşesinde onu sevdiğim olacak ve bir gün gelecek selamlaşmayacağız bile. Hiç yokmuşuz gibi davranacağız. Aramızda böyle şeyler yaşanması ihtimali bile ona duygularımı anlatmamam için yeterli bir sebep. Şimdiki durumumu tamamen onsuz kalmaya tercih ederim. 4. Kapının önünde duran ayakkabıları görünce misafirlerimiz olduğunu anlamıştım. Keşke biraz daha geç gelseydim diye düşündüm. En iyisi rahatsızlığımı bahane edip odama çekilmek. Henüz içeri girmiştim ki öksürmeye başladım. Duramıyordum. Dün akşam yaşananlar tekrarlanıyordu. Herkes başıma üşüştü. Banyonun kapısında yere yığıldım. Nefes alamıyordum. Babamın ellerini ağzımın içinde hissediyordum. Parmağındaki yüzük dudaklarımı yırtıyordu sanki. Öğürürsem rahatlayacağımı düşünüyordu herhalde. Başarılı da oldu. Biraz biraz nefes almaya başlamıştım. Babam kararlıydı, hastaneye gidecektik. Onu hiç bu kadar telaşlı görmemiştim. Korkuyordu. Bana bir şey olmasından, belki de tıkanıp ölmemden korkuyordu. Kendisini aciz hissedeceği için mi korkuyordu ölmemden, yoksa beni sevdiği için mi? Benim için hala yanıtı olmayan bir soru. Sık sık hissettiğim bir duygu... Ne olmuştu, nasıl olmuştu da böyle bir takıntı sahibi olmuştum bilmiyorum. Kendi ölümümü düşünmüyordum hiç. Sevdiklerimin bir gün öleceği gerçeği kemiriyordu beynimi. Özellikle de kardeşimin. Dört beş yıl öncesine kadar gece olup da odamıza çekildik mi yanıma yatırırdım onu. Masallar uydururdum kafamdan. Uyuyakalırdı sessizce. Yatırmaya kıyamazdım yatağına. Sıkı sıkı örterdim üstünü, iyice sokulurdum yanına. Korkardım gözyaşlarımla uyanacak diye, sırtımı döner öyle ağlardım. O ölürse ben ne yapardım, nasıl yaşardım? Her şeyim oydu benim. Annemle babamın kavgalarından kaçırırdım onu. Odamıza götürür sesli sesli şarkı söylerdim bağırışları duymaması için. Ben alışmıştım artık. Aynı şeyleri onun da yaşamasını istemiyordum. O üzülmemeliydi, kahrolmamalıydı, kaçıp gitmek istememeliydi bu evden. Her gece dua ederdim önce ben öleyim diye. Önce ben öleyim Allah’ım, sevdiklerimin hiçbirinin ölümünü görmeyeyim. 5. - Keşke yarın sabahı bekleseydik. Bu saatte iyi bir doktoru zor buluruz. Nöbete gençler kalır genelde. Yağmurun altında, çevredekileri kornamızla bertaraf ederek yaptığımız araba yolculuğunun en sessiz anında amcamın söylediği bu sözler sinirlendirmişti babamı. - Ne yapsaydık ya, gece tekrar etmeyeceği ne malum? Hissediyordum. Babamın sinirli olmasının bir sebebi de benim yanımda sigara içememesiydi. Ne zaman sinirli yahut gergin olsa sigaraya sarılırdı. Şimdi ise, elbette benim yüzümden bu zalim dostundan mahrum kalıyordu. Bana da sinirli miydi acaba bu dostluğa son verdim diye? Aslında onun iradesine hayrandım. Bir sabah kalkar, ‘sigarayı bıraktım der’ ve gerçekten de üç dört ay ağzına bile götürmezdi. Sonra bir bahane uydurup yeniden başlardı. Demek ki istese vazgeçebileceği bir alışkanlıktı bu. Acaba... istese... vazgeçer miydi... anneme……? Yoksa bir bahane bulup başlar mıydı yeniden? Benim için hala yanıtı olmayan bir... 6. En son ne zaman bir hastaneye gittiğimi hatırlamaya çalışıyorum. Tabii... Yaklaşık iki yıl önceydi. Gece yarısı delirtici bir diş ağrısıyla uyanmıştım. İster istemez, dilim ağrıyan tarafa kayıyordu. Hiç kimseyi uyandırmaya kıyamadım. Kafamı duvarlara çarpmak istiyordum. Soğuk bir şeyler bastırmanın iyi geleceğini, ağrıyı hafifleteceğini duymuştum bir yerlerden. İçerisinde buz olmayan buzluk olur mu? Çaresiz, donmuş barbunya poşetini bastırmıştım yanağıma. Gerçekten de o tarafım uyuşur gibi olmuştu. Ama bir türlü geçmiyordu namussuz ağrı. Buzdolabının üstünde duran ilaç çantasını indirdim aşağı. İlaç çantası dediğim de benim ilkokuldayken kullandığım okul çantası. Bebe pudrasından bulantı kesici hapa, öksürük şurubundan pişik kremine kadar her şey vardı; bir tek ağrı kesici yoktu. Çocuk aspirinine bile razıydım. Tam umudum tükenmişti ki küçücük bir şişe takıldı gözüme. Çantanın en dibinde, üstelik en köşesinde duruyordu derdimin dermanı. Kaptığım gibi banyoya gittim. İçinden çıkan pamuklu çubuğu şişenin içine daldırıp ağrıyan bölgeye bol bol sürdüm. Sabah olduğunda ilaç bitmişti ama ağrım geçmemişti. Bu ızdıraptan kurtulmak için her şeye razıydım. Dişçiye gitmeye bile... Hastaneye girdiğimizde gördüklerim utandırmıştı beni, hatırlıyorum. Muhtemelen torunu olan gencin yardımıyla ayakta durabilen teyze, hem kolu hem bacağı alçılar içindeki üç dört yaşlarındaki kız çocuğu ve bir köşede birbirlerine sarılıp ağlayan insanlar. Benim ise alt tarafı dişim ağrıyordu. Kaçıp gitmek istemiştim oradan. Bir barbunya paketi neyine yetmiyor ki? - Ne barbunyası? Babamın sesiyle irkildim. Bakakaldım suratına... - Oğlum, duymuyor musun? Duyuyorum ama ne diyebilirim ki baba sana? - Allah allah... Geldik, haydi in arabadan. Sayıkladığımı sandıkları için daha da telaşlanmış olmalılardı. Suspus indik arabadan. Hastanedeki insanlar aslında ne kadar da birbirlerine benzer. Ya hastadırlar ya da hasta yakını. Demir parmaklıklı kapısından içeriye girdiğinizde bambaşka bir dünya bekliyordur sizi. Atılan adımlarda bile hep bir hüzün gizlidir. Bir bezginlik, çaresizlik okunur yüzlerde. Kiminin çocuğu hastadır kiminin annesi babası. Hastane bahçesinde yapılan bir sigara içimi sohbetler hep hastalıklar üzerinedir. Kısa bir süreliğine de olsa kendi hastalarını unutup başkalarına üzülür insanlar. Daha bir hüzünlü, daha bir çaresizdir hastaneler geceleri. 7. Stetoskopun soğukluğundan içim titremişti. Nefes alıp vermemi istiyordu doktor. Bir iki kez öksürttükten sonra boğazımı incelemeye başladı. Babamla amcam yanıbaşımda merakla sonucu bekliyordu. - Gayet sağlıklı görünüyorsun. Sigara içiyor musun evlat? Ben daha ağzımı açmadan babam yanıtladı doktoru. Belki onun yanında bana böyle bir soru sorulmasından rahatsız olmuştu, belki de yakıştıramıyordu kendi zalim dostunu benim yanıma kimbilir... Benim için hala yanıtı olmayan... - Hayır içmiyor. O an, ‘içiyorum’ demek istedim. Bana sorulan soruya sanki küçük bir çocukmuşum gibi babamın cevap vermesine sinirlenmiştim. Ben gömleğimi giyerken doktor masasına oturmuş, konuşmaya devam ediyordu. - Bir derdin, sıkıntın var mı? Susuyordum. Hiçbir şey duymamış gibi davranıyordum. - Biz çıkalım isterseniz. Yanındayken rahat konuşamayacağımı düşünüyordu babam. Yeni bir aracı koyuyordu işte ikimizin arasına... Sanki başbaşa kalsam bütün derdimi sıkıntımı adını bile bilmediğim, ömrümde ilk kez gördüğüm bu adama anlatacaktım. - Hangisinden başlayayım ki... Evde kavga hiç eksik olmaz. İki üç günde bir kıyamet kopar, kendimi bildim bileli böyledir. Sabahları evden kaçarcasına çıkarım, akşam ise ayaklarımı sürüye sürüye dönerim. Ne beni, ne de kardeşimi düşünürler. Biri bile bizim yanımızda kavga etmemeleri gerektiğini, bundan etkilenebileceğimizi akıl etmez. Hatta bazen bizi de şahit tutarlar, söylediklerini onaylatırlar. Babam “Bu eve gelmemin tek sebebi sizsiniz.”, der. Annem ise vasiyetini bildirir bizlere. Kardeşim on yaşında. Sesli sesli şarkı söyleyemiyorum artık, koynuma alıp masallar okuyarak uyutamıyorum da. O da duyuyor her şeyi, o da görüyor. Bazen kavgaları sırasında dalıyorum odalarına “Yusuf duyuyor sizi, Yusuf duyuyor!” diyorum başım önümde. Ben utanıyorum, bakamıyorum yüzlerine. Onlar düşünemiyor. Bir kız var sevdiğim, hem de çok sevdiğim. Yüreğime bıçaklar saplanıyor bazen, çıkarıp da atamıyorum. Söyleyemiyorum ona, anlatamıyorum. Onu düşünmeden, onu hayal etmeden yapamıyorum. Hafta sonları geçmek bilmiyor. Sadece bir kez gördüm rüyamda. Başını omzuma yaslamış sıkı sıkı sarılıyordu bana. Onun en çok… - Doktor Bey’e cevap versene oğlum! Yine aynı şey olmuştu, dalıp gitmiştim. Ne sormuştu ki doktor? - Kaç yaşındasın delikanlı? - Ondokuz. - Fiziksel bir problem gözükmüyor. Ama ille de emin olalım derseniz bir röntgen çektirin. Siz bilirsiniz. Doktor açık açık söylememişti ama rahatsızlığımın psikolojik olduğunu ima ediyordu. Fiziki bir probleminiz yoksa, mutlaka psikolojik bir sorununuz var demektir doktorların gözünde. Değişmez bir kuraldır sanki bu. Anlaşılan benim için de geçerliydi. Babam da doktorun ne demek istediğini anlamıştı. Arabanın anahtarını amcama uzattı. - Siz gidekoyun, ben tuvalete girip geliyorum. Doktorla yalnız konuşmak istiyordu. Tuvalet bahaneydi. Muhtemelen ne yapmaları, bana nasıl davranmaları gerektiğini danışacaktı. Kimbilir, belki bu hastalık benim için iyi bile olmuştu. Hiç değilse bundan sonra daha az gürültülü bir evde, daha hoşgörülü insanlarla yaşayabilecektim. 8. - Onu böyle görmeye dayanamıyorum teyze. Bazen gözlerini gözlerime dikiyor. Umutlanıyorum, şimdi tanıyacak beni diyorum. Ama o sanki bir yabancıymışım gibi davranmaya devam ediyor. Nerede olduğumuzu, neden burada öylece yattığını bile bilmiyor. Çoğu zaman uyuyor zaten, ilaçlardanmış. Bazen de uykusunda bir şeyler mırıldanıyor. Yasemin diyor, Yusuf diyor. - Onlar kim? - Yasemin isminde bir tanıdığım yok. Ama Yusuf, amcamın adı. - O nerede? - İngiltere’de yaşıyor. Onbeş yıl olmuştur gideli. - Babanın durumunu bilmiyor mu? - Bilmez olur mu? Kaç kez aradım gelmesi için. Seni sayıklıyor babam dedim, durumu kötü, belki bir daha göremezsin dedim, gelmedi. Çok işi varmış, ayarlarsam gelirim ama belli olmaz dedi. - Yazık. Seni hep yalnız görüyorum kızım. Yok mu eşiniz dostunuz? - Yok teyze. Annemi dört yıl önce kaybettik. Başka da kimsemiz yoktu zaten. - Başın sağolsun. Demek tek başınasın. Biliyorum çok zor ama güçlü olmalısın kızım. Doktorlar ne diyor baban için? - Aslında beynindeki tümör büyük değilmiş. Orta yaşlı, başka rahatsızlığı olmayan bir hasta olsa bu kadar kötümser olmazlarmış. Babam ise altmışsekiz yaşında. Hem şeker hastası hem de kalbi zayıf. İki yıl önce anjiyo olmuştu. Doktorlar ameliyatı atlatamaz diye korkuyor. Herşeye hazırlıklı olun diyorlar, herşeye... - Ameliyat ne zaman? - Yarın. - Allah’tan ümit kesilmez kızım. Bakarsın iyileşir, ayaklanıverir birden. Tekrar geçmiş olsun. - Sağol teyzeciğim. Size de geçmiş olsun. Umarım oğlunuz iyileşir. - İnşallah kızım, inşallah. 9. Doktora gitmemizin üzerinden iki ay geçmişti. Her şey tahmin ettiğim gibiydi. Artık daha sessiz, daha huzurlu bir evimiz vardı. Annemle babamın arası yine iyi değildi ama kavga etmemeye, yanımızda tartışmamaya çalışıyorlardı. Doktora bir teşekkür ziyaretinde bulunmam lazım. Rahatsızlığım yalnızca bir kez tekrarladı. O da kısa süreli bir öksürük kriziydi. Nefes alamama gibi bir sorun yaşanmadı. Sağlığım gayet iyiydi. Bir cuma akşamüstü okuldan çıkmak üzereyken, aklımdaki tek şey Yasemin’ i iki gün göremeyecek olmamdı. Birisinin bana seslendiğini duydum. Arkamı döndüğümde onu gördüm. Yüzünde muzip bir tebessümle yanıma geldi. Tuhaf bir görüntüsü vardı. Bir yandan gülümsememeye çalışıyor, diğer yandan ise etrafta kimse olup olmadığını kontrol ediyordu. Birden bana döndü ve sordu. - Telefon numaranı bana verir misin? Seni arayabilir miyim? Yüzümde o kadar şaşkın bir ifade olmalıydı ki ben daha cevap vermeden o atıldı. - Yanlış anlama, seni rahatsız etmek değil niyetim. Bazen dertleşiriz diye düşünmüştüm. - Tabii tabii çok sevinirim. Yaz hemen. O gün eve nasıl geldiğimi hatırlamıyorum. Rüyada gibiydim sanki. Yaklaşık üç hafta önce yaşanmıştı bu olay. İyileşmemde hiç şüphesiz bunun da etkisi vardı. Doktora bir de özür borçluydum galiba. Yüzyüzeyken konuşamadığımız her şeyi telefonda konuşuyorduk Yasemin’le. Her geçen gün ona daha fazla bağlanıyordum. Belki de benim için bir sınavdı bu telefon konuşmalarımız. Yasemin kararsızdı ve beni daha yakından tanımak istemişti. 10. Tuhaf bir hisle uyanmıştım, bugün çok güzel olacaktı. Yataktan kalktığımdan beri sebebini bilmediğim bir tebessüm vardı yüzümde. Şikayetçi değildim bu durumdan. Annemi kırmayıp hazırladığı sofraya oturdum. Kahvaltıdan sonra okula gitmek üzere yola çıktım. Durağa geldiğimde gözlerime inanamadım. Karşı kaldırımda o anne ve çocuğu yürüyorlardı. Koşarak yanlarına gittim. Birden önlerine çıkıverince korktular. - Müjde getirdim abla korkma! - Ne müjdesi? Karıştırdınız herhalde, ben sizi tanımıyorum. - Geçenlerde ben durakta otobüs beklerken siz geçtiniz oradan. Cüzdanınızda bir şeyler arıyordunuz. Yere kağıt düşürdünüz. Siz uzaklaştıktan sonra fark ettim ki paraymış... Ben de sizi arıyordum görsem de versem diye. Buyurun paranızı. Kadın şaşkın şaşkın yüzüme bakıyordu. - Ama… - Aması yok abla. Gözümle gördüm sizden düştüğünü. Çocuğun başını okşadım. Gözlerini yerden kaldırmıyordu. Kadının eline parayı zorla sıkıştırdım. Gözlerini gözlerime dikti. Anlamıştı. - Teşekkür ederim, çok teşekkür ederim... Otobüste ağlamamak için kendimi zor tutuyordum. Okula geldiğimizi bile son anda fark ettim. Bahçede, ağaçların altındaki bankta tek başına oturuyordu. Bir süre uzaktan onu seyrettim. Yanına gittiğimde gülümsedi. - Merhaba. Otursana. - Seni seviyorum. Nasıl çıkıvermişti kelimeler ağzımdan bilmiyordum. Bana bir asır gibi gelen bir dakika boyunca yüzüme baktı. Sonunda söyledikleriyse... Benim için hala... - Ben de seni seviyorum. O gün hiçbir derse girmedik. Akşama kadar konuştuk. Onu gördüğüm ilk günden bugüne kadar içimde birikmiş ne varsa söyledim. Ondan da neler neler duydum beni hayrete ve pişmanlığa düşüren. Keşke daha önce söyleseymişim onu ne çok sevdiğimi. Doyamamıştım ona ama ayrılık zamanı gelmişti. Yanağıma küçük bir öpücük kondurdu... Bakakaldım arkasından. O kadar mutluydum ki. Merdivenleri çıkarken evdeki olası kavgaları bile umursamıyordum. Hiçbir şey mutluluğumu azaltamazdı. Kapıyı babam açtı. - Hoş geldin oğlum. Görmeye pek alışık olmadığım bir sıcaklık vardı gözlerinde ve alışık olmadığım bir tebessüm dudaklarında. Günümün nasıl geçtiğini sordu. ‘İyi’, diyebildim sadece şaşkınlıktan. Salon masasına sofra kuruyordu annem. Babam bir yandan ona yardım ederken bir yandan da kardeşimle şakalaşıyordu. Bu evde ilk kez böyle bir akşam yemeği yeniliyordu. Herkesin yüzünde birbirlerini sevdiklerini bas bas bağıran bir tebessüm, şakalaşmalar ve ilgi sözcükleri. Biz de bir aileydik. Birbirlerini çok seven bir aile. Kardeşimi yanıma yatırdım yine. Öpüp kokladım. Masallar uydurdum yine kafamdan, şarkılar söyledim sessiz sessiz. Gerek yoktu çünkü bağırarak söylememe, duymaması gereken şeyler yoktu. Uyuyakaldı öylece. Kıyamadım yine yatağına yatırmaya. İyice sokuldum. Ağlamadım birgün ölecek, birgün onsuz kalma ihtimalim var diye. Ölene dek birlikte, hep yanyana olacaktık ya... Bu yeterdi bana. Ömrüm boyunca yaşadığım en güzel gündü bugün. Gözlerim yavaş yavaş kapanırken tek bir şey için dua ediyordum. Böyle bir günün akşamında al canımı Allah’ım. Böylesine mutlu, böylesine huzurlu bir haldeyken, uykumda al canımı! 11. - Alo! Benim amca. Amca... Babamı kaybettik... Az önce... Kalbi dayanamamış ameliyata. Dedem gibi... Ama doktor dedi ki... Yüzünde bir tebessüm varmış ölürken... Gülümsüyormuş sanki... Acınızı hafifletir mi bilmem ama mutlu öldü dedi doktor... Keşke amca... Gelebilseydin keşke... Sayıklayıp durdu seni... Bilmiyorum amca... Gerçekten mutlu mu öldü... Öyle olsa bile... bu... acımızı hafifletir mi? Bilmiyorum... Benim için yanıtı olmayan bir soru bu... ŞUBAT – MART 2005
Ekim
12
Ekim
12
Ekim
12
Ekim
11
Ekim
11
Eylül
16
Mart
26
Mart
12
Mart
12
Mart
10
Mart
10
Mart
12
Mart
10
Mart
10
Kadınların Yaşı Sorulmaz
• Mert Sertdemir • Yaşamdan Hikayeler • 169 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Mart
26 |
![]() |
|
||||||