Yaratık 3Yaratık 3Sesi fısıltıya dönüşmüştü."Evdeki kanepeye uzandım ve ışığı açık bıraktım." "Herhangi bir şey oldu mu ?" "Bir rüya gördüm ..." Korku dolu bir sesle fısıldıyordu. "Karanlık bir odadaydım. Bir şeyler vardı. Tam olarak... Tam olarak fark edemiyordum. Dolapta... Ses çıkarıyordu. Gıcırdayan bir ses. Çocukken okumuş olduğum bir çizgi romanı hatırlatıyordu bana : Belki biliyorsunuzdur. Graham Ingles adında biri yazıp çiziyordu. Adam, dünyanın en tüyler ürpertici şeylerini çizebiliyordu. Aman Tanrım ! Bir hikayesinde kadının biri kocasını boğarak öldürmüştü. Ayaklarına beton kütükler bağlayıp göle atmıştı. Ama kocası geri dönmüştü. Adamın bedeni tamamen çürümüş ve siyahı andıran koyu yeşil bir renge dönüşmüştü. Balıklar, gözünün tekini yemişlerdi. Saçlarının arasından yer yer kafatası görünüyordu ve yosunlar sarkıyordu. Vücudunun çürümüş bölgelerinde, kurtların ve böceklerin yuva yapmış olduğu iç organları ve kemikleri görünüyordu. Karısının kafasını kopartarak onu öldürmüştü. Ardından da, bir elinde kopmuş baş, diğer elinde de cansız bedenle göle geri dönmüştü. Gecenin ortasında uyandığımda, onun beni de almak için geldiğini ve üzerime doğru eğilmiş olduğunu sandım. Pençeleriyle. Çürümüş uzun pençeleriyle ..." Doktor, masasının üzerindeki dijital saate baktı. Metin Saatçi neredeyse yarım saattir konuşuyordu. "Eşiniz eve döndüğünde size karşı olan tutumu nasıldı ?" "Beni hala seviyordu." , dedi Saatçi, istemeye istemeye. "Hala söylediğim her şeyi yapıyordu. Bir kadın da böyle olmalı zaten, öyle değil mi ? Şu feministler beni hasta ediyor. Bir kadın kocasına itaat etmek zorundadır. O zamanlar hep böyle düşünüyordum, ama bu dik başlılığım ve otorite açlığım yüzünden üç çocuğumu kaybettim. Aile reisliğim ve erkekliğim bir işe yaramamıştı. Aşağı gördüğüm eşim hep haklıydı. Aptalca düşüncelerimle kaybeden ben olmuştum. Her neyse ! Serap ilk dört beş ay hiçbir işe yaramadı. Evde dolaşıp duruyordu. Ne şarkılar söylüyordu, ne televizyon izliyordu, ne de gülüyordu, ama bunları atlatacağını biliyordum. Çocuklar henüz küçükken onlara o kadar bağlanmazsınız. Ara sıra çekmeceden resimlerini alarak, yüzlerini unutmamak için bakarsınız. Eşim bir çocuk daha istiyordu. Bunun iyi bir fikir olduğunu düşünmüyordum. Biraz da birbirimize vakit ayırmalıydık. Önceden buna fırsatımız olmuyordu. Akşamları çıkmak istediğimiz zamanlar, bir bakıcı bulmak zorunda kalıyorduk. Bütün ısrarlarıma rağmen Serabın dediği oldu. Sibel`in ölümünden bir yıl sonra bir çocuğumuz daha oldu. Erkekti. Adını Selim koyduk. İsminin ne olacağı benim umurumda bile değildi. Çünkü ben yeni bir çocuk istememiştim. Bu çocuk onundu. Biliyorum, böyle düşünmek doğru değil, ama çocuklar yüzünden neler çektiğimizi de unutmamalısınız. Yine de zamanla ona alıştım. Şimdiye kadar ki çocuklarımın içerisinde bana en çok benzeyen Selim di. Ayhan annesine benziyordu, Sibel de anneannesinden başka kimseye benzemiyordu. Ama Selim, o sanki benim bir kopyam gibiydi. İşten eve dönünce onunla hep oynardım. Parmağımı, küçücük ellerinin arasına alır, bana parlayan gözlerle bakıp gülerdi. Henüz dokuz haftalıkken babasına gülümsüyordu. Buna inanabiliyor musunuz ? Bir gün ona bir oyuncak aldım. Düşünebiliyor musunuz, hem de ben? Diğer çocuklarına hiç oyuncak almayan ben. Birden onu diğerlerinden daha çok sevdiğimi anladım. O sıralarda yeni bir işe başlamıştım. Pazarlamacı olarak çalışıyordum. Elektrikli süpürge satıyordum. Fena değildi. İşler iyi gidiyordu. Selim bir yaşına geldiğinde o evden taşındık. Kötü anılarımız vardı. Aynı zamanda da çok dolap. Yeni evimiz sakin bir sokaktaydı. Komşularımız iyi insanlardı. Mutluyduk. Bir gün Serapa, Selim konusunda huzurlu olup olmadığını sordum. Bir daha bu konunun açılmasını istemedi. Selimin çok farklı biri olduğunu ve bu yüzden Tanrının onu koruyacağına inanıyordu." Metin Saatçi yine üzgün üzgün tavana bakıyordu. "Son yıl pek iyi değildi. Evde bir şeyler birdenbire değişmişti. Ayakkabılarımı artık dolaba koymuyordum. Onları dışarıda, kapının önünde bırakıyordum. Dolabın kapısını açmak istemiyordum. Yaratık ya dolapta oturuyorsa. Kapıyı açtığımda üzerime atlayacak şekilde beni bekliyorsa, diye düşünüyordum. Gıcırtılı sesler duyduğumu da sanıyordum. Sanki siyaha yakın çok koyu yeşil bir nesne dolapta hareket ediyor gibiydi. Ben aklımı mı kaçırmıştım yoksa ? Serap, son zamanlarda çok çalıştığımı ve bu yüzden biraz dinlenmemin bana iyi geleceğini tekrar edip duruyordu. Her defasında ona bağırıp kızıyordum. Onları evde yalnız bırakıp işe gittiğimde gözüm arkada kalıyordu. Fakat yine de evden uzaklaştığıma seviniyor ve rahatlıyordum. Tanrı beni affetsin ama gerçekten de rahatlıyordum. Eski evden taşındığımızda, yaratığın izimizi kaybettiğini ummuştum. Bir yıl sürdü. Sonunda bizi buldu. Selimle beni istiyordu. Belki çocukluğumuzda korktuğumuz bütün o yaratıklar gerçekten de vardı. Frankenstein, Dracula, Kurt adam ve Canavar Mumya. Belki de onlar gerçekten de yaşıyorlardı. Gölde boğulduklarını sandığımız, kireç çukuruna düşüp te öldüklerini düşündüğümüz ama hiçbir zaman cesetleri bulunamamış olan bu çocukları aslında o yaratıklar öldürmüş olabilirler. Belki ..." Saatçi birden susmuştu. "Bir şey daha söylemeyecek miydiniz, Metin Bey ?" Bu arada dijital saatte iki dakika geçmişti. Sonra ansızın konuşmaya başladı. "Selim Şubatta öldü. Serap evde yoktu. Babası aramıştı onu. Annesi, geçirdiği bir trafik kazasında ağır yaralanmıştı. Yılbaşından sonraki gündü. Serap akşam otobüsle gitmişti. Annesi ölmedi ama durumu ciddiyetini iki ay korudu. İyi bir çocuk bakıcısı buldum. Gündüzleri Selimin yanında kalıyordu. Geceleri çocukla yalnızdım ve her defasında dolabın kapısı açılıyordu." Metin Saatçi dudaklarını yalayarak devam etti. "Çocuk, benim yanımda, odamda yatıyordu. Biraz komik ama Serap telefonda, Selimin başka bir odada yatmasının daha iyi olup olmayacağını sordu. Aptalın teki ona, çocukların, ebeveynlerinin yanında yatmalarının iyi olmayacağını söylemiş. Çünkü çocukta ileride psikolojik bir cinsel bozukluk görülebilirmiş. Zaten onu uyuduktan sonra yanıma alıyordum. Onu başka bir odada yatırmak istemiyordum. Ayhan ve Sibel`e olanlardan sonra içimde büyük bir korku oluşmuştu." "Ama onu yine de kendi odasına yatırdınız değil mi ? , diye sordu Doktor. Yine sessizlik. Metin Saatçi kendi benliği ile savaşıyordu. "Öyle yapmak zorundaydım." , diye bağırdı. "Öyle yapmak zorundaydım. Serap daha buradayken her şey yolundaydı, fakat o gittiğinde Selim daha da çekilmez olmuştu. O... " Gözlerini yuvarlayarak doktora bakıyordu. Dişlerini göstererek dehşet verici bir şekilde gülümsedi. "Siz bana yine de inanmıyorsunuz. Ne düşündüğünüzü biliyorum. Benim deli olduğumu düşünüyorsunuz. Ben sizin için, yalnızca dosyalarınızda adı geçen sıradan bir deliyim. Bunu biliyorum ama siz orada değildiniz. Benim neler yaşadığımı orada olmadan anlayamazsınız ki, kendini beğenmiş ruh tüccarı, ukala doktor bozuntusu ! Bir gece evin tüm kapıları sonuna kadar açıldı ve bir sabah ta dolaptan evin giriş kapısına kadar uzanan yol üzerinde pislikten oluşmuş izlere rastladım. Gitmiş miydi ? Yoksa gelmiş miydi ? Bilmiyordum. Tanrı adına, gerçekten de bilmiyordum ! Bütün parke taban çizilmiş ve garip bir pıhtıyla kaplanmıştı. Aynalar kırılmıştı ve sesler ... sesler ..." Bakışları donuktu. Elini saçının arasından geçirdi. "Sabahın üçünde uyanıyor ve karanlığın içine bakıyorsunuz. Kendi kendinizi rahatlatmaya çalışıyorsunuz. "Bu sesler yalnızca sıradan bir saatin çıkardığı sesler", diyorsunuz, ama biraz daha kulak kabarttığınızda, bunun tek ses olmadığını, başka bir sesin daha var olduğunu anlıyorsunuz. Bir şeyin hareket ettiğini duyuyorsunuz. Çok hafif bir ses. Çünkü, bu sesi çıkaran şey, sizin onu duymanızı istiyor. Gıcırdayıcı bir ses. Tıpkı pençelerin tahtayı çizmesi gibi. Kendini merdivenin basamaklarından yukarıya doğru çekiyor. Gözlerinizi kapatıyorsunuz ve biliyorsunuz ki, onu duymak yeterince ürpertici, ya onu görmek ? Her defasında sesin birden kesilmesinden korkarsınız. Çünkü sesin kesilmesi, onun size ulaşmış olduğunun göstergesidir. Ansızın yüzünüzde, çürümüş ot ve bozulmuş et kokan bir hava akımı hissedersiniz. Ardından, keskin tırnaklardan oluşan uzun pençeler gırtlağınıza dokunur." Metin Saatçinin yüzü bir ölününki kadar beyaz bir renk almıştı. Titriyordu. Alnında ve şakaklarında ter damlacıkları belirmişti. "Selimi diğer odaya götürmüştüm. Yaratığın önce onu alacağını biliyordum. Çünkü o daha güçsüzdü. Gece onun çığlıklarıyla uyandım. Odasına koştum. İçeri girdiğimde, onu yatağında doğrulmuş olarak buldum. Ağlıyordu. Gözyaşlarının arasından şu sözleri duydum :
Yazı Sahibi
Etiketler Yazı İşlemleri Okuyucu Puanı
Telif Hakkı Uyarısı Yaratık 3 isimli yazı, Güngör Demir tarafından 12.08.2008 tarihinde sitemize eklenmiştir. Aksi ispat edilmediği sürece, 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu 81. Maddesi gereği eserin tamamının telif hakları yazara aittir. Herhangi bir şekilde "alıntı olduğu ve hangi yazara ait olduğu" belirtilmeden ve yazarın sitemizdeki sayfasına link vermeden kullanmak hırsızlıkla eşdeğer suçtur. İlgili Kanun gereği Eser sahibi şikayetçi olduğu taktirde cezai müeyyidesi 3 yıldan 6 yıla kadar paraya çevrilemez hapis, 150.000/300.000 YTL ağır para cezasıdır. Yine İnternet yasası gereği de her hangi bir sitede yazıların kullanılması halinde site sahipleri sorumlu olup, sistemlerini Cumhuriyet Savcılıklarının incelemelerine açmak durumundadır. Gelişen teknoloji sayesinde yapılan incelemeler; IP tespiti ve yazının gönderildiği bilgisayarın bulunmasına imkan vermektedir. Şikayet halinde, sitemizin avukatları da konu ile ilgileneceklerdir...
Bu yazıya sadece sitemizin üyeleri yorum yapabilir
Tavsiye Et :
Aralık
5
Kasım
27
Kasım
17
Kasım
16
Kasım
9
Ağustos
12
Ağustos
12
Ağustos
12
Ağustos
12
Temmuz
24
Temmuz
22
Temmuz
16
Temmuz
24
Ağustos
12
Temmuz
17 |
![]() |
Site Menüsü
Köşe Yazıları
|
||||||||||||||||||||||||||||||||||