kayit
Google Özel Arama
Hikaye AnaSayfa Hikaye / Yaşamdan Hikayeler

Yarım Kalan


Yarım Kalan

YARIM KALAN

— Söylesene hancı sen hiç aşık oldun mu?
— Bilmiyorum bayım ben kendimi bildim bileli hancıyım.

(Uykusuz gecede seyredilen 3. sınıf TV filminden.)


“Biraz daha esnek davranman mümkün değil mi?” diye sorduğunda, ben garsonun bizden sonra sipariş aldığı masaya servis yapışını dikkatle seyrediyordum. Onun ağzından çıkan cümle benim kulağıma sadece ses olarak geldi ve bir anlama ulaşamadan öldü. Gözlerim tesadüfen, restoranları hakkında gazetelerde çıkan, çerçevelenip duvarlara serpiştirilmiş yazılardan kayıp, garsona takılmıştı. Kaşlarımı çatışımı, üzerine aldığını fark etmemiştim bile. Yapmam gereken şey, neden bahsettiğini sezdirmeden öğrenmeye çalışmak mıydı? Yoksa birazdan garsona çatarken hangi kelimeleri kullanacağımı düşünmem miydi? Ben bu ikilemde biraz daha sessiz kalırsam hemen sigaraya sarılıp, kendisine karşı ne kadar ilgisiz olduğumu ayrıntılarına kadar sayıp dökeceğini ve hemen hemen benden şikâyet ettiği her şeyin onun açısından doğru olacağını biliyordum. Narin bedeniyle bedbaht dünyamı yaşanır kılan sevgilim kuşkusuz ki çok önemliydi fakat beni; bir o kadar da önemsiz hale getiren garsona hiç bir şey yokmuş gibi davranamazdım. Garson geldiğinde hır çıkartacak olmam ise ben ile ben olmam gereken insan arasındaki paradoksun kararsız atomuydu. Normal denen insanların dünyasında olamaması gereken nükleer kaçıklığım, burada kendisiyle ilgili önemli bir mesele konuşulurken, benim yalnızca konudan uzaklaşmak için zavallı bir garsona takarak, ilgisizliğime bahaneler oluşturduğum gibi bir izlenime düşünecekti. Uyumsuz bir asosyal olmam konusuna varacak kadar uzayacak boğucu bir girdaba düşmek üzereydim. Köşeye sıkışmıştım, bacaklarımın arasında ellerimi ovuşturup duruyordum; terlemiş ellerimden kir tabakası çıkması iyice sinirlerimi bozdu. Çubuklar halinde oluşan koyu kahverengi kütleyi, parmak uçlarımla topaklar haline getirip, fiske darbeleriyle bir daha göremeyeceğim uzaklıklara fırlatmaya çalışıyordum. Bu noktada konuşmayı kesip lavaboya gitmek intihardı ki; elimin böyle kirli olduğu zamanlarda azıcık sabun ve azıcık suyla, kirlerden arınmasını lavaboda seyretmeye bayılırdım. Hemen toparlandım. Şarap kadehime hızla uzanıp bir hamlede içindekileri yuttum. Elleri sigara paketine uzanırken seri bir hamleyle elini tutup, yanmakta olan sigaramı ağzına iliştiriverdim. Suratındaki ifadeyi çözmek için pusuya yattım. Kirli parmaklarımın kadeh üzerine bıraktığı izler, sanırım kabul edilebilecek makul bir seviyedeydi. Hamlemin sürati sanki bunu daha önce düşünmüşüm gibi bir anlam taşıdığı için hafif sıkıntılı bir yumuşamaya neden oldu. “Neden bu elbiseleri giymeme sinirleniyorsun hep senin estetik anlayışına göre mi davranmalıyım sence?” dedi.
“Hayır, elbiselerinin mekânlara göre biçimlenişini sevmiyorum” dedim kısaca, çünkü garson elinde tepsi ile bize doğru geliyordu. Yani işin özü, olabildiğince aylak, olabildiğince asosyal, alabildiğince kendi dünyasında olan ben, kırk yılda bir esmiş ve uzun zamandır ilgisizliğimden yakınan sevgilimi ite kaka yemeğe çıkarmıştım. Oysa bu alçak garson benim kadar ilgisiz bir adamın ilgisini çekebilecek bir davranışta bulunmuştu işte. Çatal ve bıçakları gönlünde yaşatmadığı bir kibarlıkla masaya yerleştirirken yakasından okuduğum ismini söyleyerek, “sevgilimle yemek pişirmek konusunda bir uyuşmazlığa düştüğümüzü, kendisine bir soru sorup soramayacağımızı kibar bir tonla ifade ettim.” O da, birazdan çıkacak rezaleti kestiremeyeceği için “tabii buyurun” dedi. Ben soğuk meze yapmanın kebap pişirmekten daha uzun zaman gerektirdiğini iddia ettiğimi, sevgilimin ise kebap yapmanın soğuk meze yapmaktan daha uzun zaman gerektirdiğini iddia ettiğini, işin içinde biri olarak hangimizin iddiasının daha doğru olduğunu söylemesini istedim. Göz ucumla sevgilimin suratındaki ‘yahu nereden çıktı şimdi bu!’ ifadesini alır almaz hiçbir şey kaçırmamak için hemen garsona döndüm. O da gayet saf ve kıvırma eyleminden hemen önce kadınlara karşı takınılması makbul olan sevimli maskesini takınarak, benim haklı olduğumu söyledi. Bense sadece kendimin senaryosunu bildiği, bu salak oyunun devamını getirebilmek için coşkuyla rol kesmeye devam ediyordum çünkü garsona kafayı takmıştım bir kere..
Tamam, sevgilimin benden ilgi görmesi önemliydi ama bu sevgi hiyerarşisinde benim ilgisizliğe mahkum edilmem de önemsiz bir şey değildi. Kimseden değerli değildim ama değersiz de değildim. Bu siktiğimin yerinde garsonların gördüğü serap ta değildim. Ben de istediklerim için para verecektim ve benim param da kimsenin parasından değersiz değildi, belki çok daha değerliydi, çünkü ben çok zor kazanıyordum. Daha da önemlisi paranın büyüklüğü benim için değer ifade etmiyordu. Bence, ne büyüklükte olursa olsun değer başka bir şeydi. Evet, belki kebap söyleyememiştim, az ödemek için sadece soğuk meze söylemiştim ama bu beni kebap söyleyen insandan değersiz kılamazdı. Ok yaydan çıkmıştı artık, dönüşü yoktu. Belki sebep buydu, belki de sebep: gözleri birbirine çok yakın olan insanlara duyduğum nedensiz antipatiydi ve maalesef garsonun da gözleri birbirine çok yakındı.. ona kıyak yapamazdım.
“Peki öyleyse bu kadar kısa zamanda bize bu kadar çok soğuk mezeyi nasıl yapabildiniz, nedenini açıklar mısınız?” diye sordum. Göz ucumla şaşkınlığı ve merakı gittikçe artan sevgilime bakıyordum. “Beyefendi, mezeler daha önce hazırlanıyor yoksa bu kadar kısa zamanda nasıl servis yapabilirim ki” dedi garson. Sahnelenmekte olan oyuna iyice kaptırmıştım kendimi. Coşkum iyice kabarmış, motivasyonumu sınırsız artırmıştı. “ Hadi ya, o zaman sevgilim iddiayı kazandı ben kaybettim” dedim. O da safça: “Niye ki?” dedi. Restoranlar aslanı kafese girmişti.

Beklediğim soru buydu. ‘Niye ki?’. Bu an için yaşamıştım. ‘Niye ki?’. Bıçak kadar keskin, bir pop şarkısı nakaratı kadar aptalca ve bu öldürücü mizanseni incitici bir kabağa gark edecek, iğrenç bir soruydu bu lakin bana gerekliydi. Biraz son vurulan darbenin şuursuzluğu, biraz da son sahneyi oynamanın aceleciliğiyle: “ Aslında biz kebap servisi mi daha önce yapılır yoksa soğuk meze servisi mi diye bir iddiaya tutuşmuştuk” dedim bir nefeste. Artık karşımda iki manasız surat vardı. Garson ciddiyetimden tedirgin, alay ediyor olabileceğimden şüpheli, nereye varmak istediğimi anlamaya çalışan, aynı zamanda bu manasız muhabbetin muhatabı olarak kısık bir sesle tekrarladı: “Niye ki?”. Aynı boktan nakarat yine sükun etti kulaklarıma.. “Niye ki?” Titanik batıyordu. “niye ki” “Bu masada gerçekten var olup olmadığımı test ediyorum sebebim budur.”
Sigaramdan çektiğim nefesle yanan gırtlağımdan, adeta hırıldanarak:
“Çünkü biz siparişimizi verdikten yaklaşık on dakika kadar sonra, siz karşı çaprazımızdaki masanın siparişini aldınız, oysa karşı masa kebap siparişini ince bağırsağına göndererek kan değerlerini ciddi bir şekilde etkileyip, keyif sigarasını tüttüreli yaklaşık bir on beş dakika oluyor. Karşı masayı kıskandığımızı düşünme sakın. Sevgilim de kızdı size, ki; yazılarında ya hep büyük ya hep küçük harf kullanacak kadar adaletlidir, ben de sinirlenmemesi ve gergin bir geceye neden olmaması için, patlıcan salatası yapmanın kebap pişirmekten daha uzun zaman istediği yalanını, şu tabaktaki patlıcandan daha ezik bir halde söylemek zorunda kaldım, o da, hayır kebap pişirmek daha fazla zaman ister dedi ve iddiamız başladı. Eğer kebap pişirmek soğuk meze yapmaktan daha kolaysa ben haklıyım, karşı masa servisi önce aldı. Kebap pişirmek soğuk meze yapmaktan daha zorsa sevgilim haklı, yok eğer kebap pişirip servisini yapmak, zaten hazır olan soğuk meze servisini yapmaktan daha kolaysa hem sen haklısın hem ben haklıyım; ama zaten hazır olan soğuk meze servisini yapmak, kebap pişirip bir de üstüne servis yapmaktan daha kolaysa; sen haksızsın, sevgilim sana kızmakta haklı, ben kocaman bir paranoyağım.” Cümle bittiğinde bir saattir masada duran şarap şişesi sanki, buz tutmuştu, sevgilim buz tutmuştu, garson buz tutmuştu... “ Be..be..ben” dedi kekeleyerek. “Belki sen kendince haklısın ama sana yakın olanları yok saymak seni, sana uzak olanlara yakınlaştıramaz, göreceksin” diye sözünü kestim. Gözlerimi gözlerine odaklamak istiyordum ama bu mümkün değildi çünkü onun gözleri birbirine çok yakındı. Bakışlarımız birbirini yakalayamıyordu. Odaklama zorluğu gözlerimi bozmuş hatta sulandırmıştı. Uzaktan bakan birine ağlayacakmış gibi görünüyordum herhalde. Belki de ben, gözlerimi gözlerine odaklayamadığım insanlara öfkeleniyordum. Belki de ben, sırf bu yüzden, odaklama sorunu yaşayıp bulanık görüyor, o yüzden de uzaktan bakanlara ağlıyormuş gibi görünüyordum. Çünkü: onlar ‘taraftı’ ve bana odaklanarak gözlerini bozmuyorlardı. Can, şimdide yaşıyordu. Gelecekteki dünyaya, yaşama ve insana teğet geçmek kolaydı. Uzaktaki kaosu dualar organize ederdi. Mümkündür garsonu affedebilirdim, onun gözleri birbirine benimkinden daha yakındı ama sevgilime ne oluyordu. Oturup, saatlerce insanlar arasındaki iletişimsizliği, mutsuzlukları, ikiyüzlülüğü sadece lafta mı paylaşıyorduk. O halde, nihayette gideceğimiz; o karanlık gelecekler üzerine içeriden ördüğümüz kapısız zindanlar kadar saçma mimari projeler üretmek niye. Soyut olarak inandığımız, somut olarak yaşamaya gelince, ne yapalım hayat böyle diyerek uygulamadığımız değerleri konuşmak niye... Niye ki! Garson biliyordu. Gözleri birbirine yakın olan insanların vicdanı bu dünyayı yönetiyordu ve o; bu yönetici vicdana kendini kanıtlamak için dinsel ritüellerini bir alışkanlık olarak sorgulamadan yerine getiriyordu. Bir gün hak ettiği makama gelecekti. Yaradılıştan gibi görünse de, öyle olmayan ama onun bilmediği fiziksel özelliği ona avantaj sağlıyordu. Mutlaka fark edecek ve ödüllendireceklerdi. Somut bir bilinçlilik hali değildi. Ait olduğu sınıfa yıllarca çarpan dalgalar geri çekilirken onda böyle berbat bir içgüdüsel davranış coğrafyası yaratmıştı. Soyundaki metallerin cephede düşman eline geçmesi iskeletini gövedesinden koparmış, onu böyle içine biraz kan bulaşmış ametal bir çamur yığını haline getirmişti. Bilmemenin huzurlu masumiyeti, bizim bir daha asla yaşayamayacağımız var olma nostaljisini onun sillüetinde gözümüze sokarak vicdanımızı kurşuna diziyordu. Onu aydınlığa çıkarma umudu, haritası çoktan atlaslardan kaldırılmış ülkelerin devrilmiş heykellerinin altındaki ezik bir fanteziydi artık. Farkına varan olmanın tekil ve acı faturası her yerde insanı istemediği bir bedeli ödemeye mahkûm ediyordu. Kabaca tasvir etmek gerekirse, nereye kaçarsan kaç götün arkanda kalıyordu.
Bulanık gözlerimde uzaklaşan tanıdık narin ayak bilekleri, üzerine devrilen bir kabul edemeyişin gölgesi altından kaçıyordu. Elektrikli ev aletleri taksiti ödeyemeyecek sevgisizlik kırbacı, kan çıkaracak bir teni elinden kaçırıyordu. Aşka kafası basmayacak kadar duygusuz ve kebap söyleyemeyecek kadar kifayetsizliğe katlanamama çoğulluğuna katılma hakkı kullanılıyordu.
Ayağa bile kalkmadım. Çünkü ben tercih etmenin, elde etmekle aynı şey olduğunu sanacak kadar alık değildim. Hepsi bu.
Sırtımda, uzaklaşan restoranın bulanık ışıkları, elimde sigaramla, yine kısa mesafeli kaçışlarımdan biri başlıyordu korkularımdan. Paranoyasından kurtulmak için provası sık sık tekrarlanan. Ne yaparsam yapayım hep kambur ve hep yarım kalan…


Yarım Kalan
Yazı Sahibi
Emir Acar
Emir Acar tarafından 26.8.2008 tarihinde eklendi 102 kez okundu.

Etiketler

Yazı İşlemleri

Okuyucu Puanı



Bu yazıya sadece sitemizin üyeleri yorum yapabilir
Tavsiye Et :
Isminiz ve Soyisminiz :
Tavsiye Edeceginiz E-Posta Adresi :
tebrik Volkan Uçak yazıyı tebrik etti...
tebrik Sedat Alkaç yazıyı tebrik etti...
tebrik Hatice Taşdelen yazıyı tebrik etti...
Müthişti.


21.11.2008 tarihinde yorumlandı.


Aralık
5
Cehennemlik Eşekler
Cengizhan MenevşeYaşamdan Hikayeler • 3 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Aralık
5
Cehennemlik Eşekler
Cengizhan MenevşeYaşamdan Hikayeler • 2 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Aralık
5
Cehennemlik Eşekler
Cengizhan MenevşeYaşamdan Hikayeler • 2 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Aralık
5
Cehennemlik Eşekler
Cengizhan MenevşeYaşamdan Hikayeler • 2 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Aralık
5
Adak (10 Bölüm Son)
Aylin BaşdemirYaşamdan Hikayeler • 8 kez okundu. • 2 kez yorumlandı.
Ağustos
26
Yarım Kalan
Emir AcarYaşamdan Hikayeler • 103 kez okundu. • 1 kez yorumlandı.
Ağustos
18
Homunculus
Emir AcarYaşamdan Hikayeler • 148 kez okundu. • 1 kez yorumlandı.
Ağustos
18
Homunculus
Emir AcarYaşamdan Hikayeler • 148 kez okundu. • 1 kez yorumlandı.
Ağustos
26
Yarım Kalan
Emir AcarYaşamdan Hikayeler • 103 kez okundu. • 1 kez yorumlandı.

Anahtar Kelimeler Yarım Kalan, Yarım Kalan hikayesi, Yarım Kalan hikaye, Yarım Kalan nedir?, Yarım Kalan hakkında bilgi, Yarım Kalan hikayeleri, Emir Acar hikayeleri, Yarım nedir, Yarım hikayesi, Yarım hikayeleri, Kalan nedir, Kalan hikayesi, Kalan hikayeleri,

edebiyat
Site Menüsü
Hikaye Deneme
Şiir Makale
Yazarlar Ünlü Yazarlar
Yarışmalar Forum
Bazen... Keşke...
Fotoğraflar Günlükler
Nedir... Kimdir...
Edebiyat Atatürk Köşesi




ADnet Reklamları

Köşe Yazıları
Ertuğrul Erdoğan
Minik Kuş

Erol Sunat
Bizi De Bu Hikayeler Hikaye Etti!

Sezer Nişancı
Kızıyorum Ama Bak

Sponsor Reklamlar
ödev sitesi rottweiler

Diecast Türk

siz de?


Hikayeler    Copyrights © 2000 - 2008 Hikayeler.net | Tüm Hakları Saklıdır          xhtml validcss valid Rss | İletişim
Text Reklamlar : Debt Consolidation | Gas Suppliers | Refinance | Mobile Phone | Loans | Gazlıgöl | Saat | Videolar Arkadaş Bul