Yaşam Fısıldayan Fotoğraflar
Dün, bütün o sararmış, tozlu albümlerimizi gözden geçirdim birer birer. Siyah-beyaz kareleri görene kadar bu kadar eskidiğimizi, o neşeli, tasasız yılların üzerinden o kadar zaman geçtiğini kavrayamamıştım. Her ne kadar eskimiş olsa da rahmetli babacığımın yapıştırdığı gibi, yerinden hiç oynamadan, düzenli bir şekilde duruyordu o günlerden kalan tek hatıralarımız.
Şimdiye kadar hiç tanışmadığım akrabalarımız, adını bile hatırlayamadığım ilk okul arkadaşlarım, okul müsamerelerinde giydiğim ne idüğü belirsiz kostümler, babamla annemin kol kola denize girişi, farkında olmadan karenin içine dahil olan ve belki de o yapmacık gülümsemelerin içinde en doğal halleri ile ortama tezat oluşturan hiç tanımadığım insanlar… Kameraya doğru ağlayan bir bebek, yüksek ağaçları olan bir ormanın içinde yapılan son derece keyifli mangal partisi… Hepsi, hepsi ne kadar da uzakta kalmışlardı. Çoğunu hatırlayamıyordum bile. Bazısı ise sadece bir-iki saniyelik görüntüler gibi gözümün önüne gelip, daha ne olduğunu bile anlayamadan kayboluyorlardı.
Hatırlar mısın? Hani babam her gittiğimiz yerde, hatta bazen evde elinde makinesi sürekli bizi çekerdi. Biz de sıkılırdık poz verip, dişlerimizi göstermekten. Ne kadar haklıymış babacığım, inan şimdi anlıyorum. “Bunlar ilerde size çok şey fısıldayacaklar” diyip dururdu da alay ederdik. Nasıl pişmanım bir bilsen…
Nasıl söylesem bilmem ki? Hangi kelimeleri kullansam bu hazin sonu sana anlatmak için? Ne zaman ki o karelerdeki insanların yarısının öldüğünü, kat kat toprağın altında yatmakta olduğunu, küçücük çocukların artık orta yaşlara geldiklerini fark ettim, işte o zaman anladım yaşlandığımı. Hala da içime çökmüş durumda bu yıllar sonra gelen farkındalığın bana miras bıraktığı hisler.
Senelerdir hastalıklarım, halsizliğim, bitkinliğim ölümün soğuk nefesini bana hatırlatıp dururmuş da farkına varmazmışım meğer. Çaresizce kaçmaya çalıştığım bu gerçekten asla kurtulamayacağımı bilmezmişim meğer. Hayata karşı nasıl da kör rolü oynadığımı görüyorsun değil mi?
Ama şimdi açıldı gözlerim. Anlamsız fotoğraflardan, gönülsüz gülümseyenler için hayatıma yeniden başlamaya karar verdim. Çünkü onlara bakarken kocaman bir korku dalgası sardı beni. Hayır, ölümden değildi korkum. Onlar gibi olmaktan korktum, sadece yaşamış olmak için yaşamaktan. Bu dünyanın zevkini sürememekten, mutlu ve dertsiz bir gün geçirememekten, kafamı meşgul eden saçma sapan sıkıntılardan bir an olsun kurtulamamaktan, onları istediğim zaman elimin tersiyle bir köşeye itememekten, kimsesiz, sakin ve sadece kendime ait zaman geçirme arzusu duyduğum an, her şeyi bırakıp kaçamamaktan korktum. Umarım geç kalmamışımdır! Son günlerde hep bu üç sözcüğü tekrar edip duruyorum kendi kendime zaten.
Her şeye burun kıvıran küçük çocuklar gibi hissediyorum kendimi. Ne kadar huysuzlaştım son zamanlarda. İhtiyarlığın ister istemez sana getirdikleri olsa gerek. İnsanların kalbini kırmamak için daha çok çaba gösterir oldum. Ya da sadece olmaya çalıştım. Kapıcının karısına bağırdım en son bana yanlış sigara almış diye. İşte görüyorsun, maalesef başaramadım ve yenilgiler hanesine kırmızı kalemimle bir not daha düştüm. Defterimde yer kalmadı artık. Evet, son demlerimde olduğumun bilincindeyim.
Beni bilirsin, hep kafama bir şeyler koyarım. Yapacağım, sonuna kadar dayanacağım, yenilgiyi kabul etmeyeceğim derim. Ama itiraf etmem gerek, sanırım biraz maymun iştahlıyım. Çabucak sıkılıveririm ilgilendiğim işlerden, uğraşlardan…
Neyse yine çok sıktım seni bu yaşlı kadının yüreğinden geçen saçma sapan düşüncelerle. Bağışla beni ne olursun. Yarın ilk işim babacığımın mezarına gidip ona teşekkür etmek olacak. Bana çoğu insanın hayal bile edemeyeceği değerde hayat dersleri verdi. Biraz geç fark ettim ama olsun. Bu yaşlı kadının damarlarındaki kan hala genç akıyor. Bu sefer yapacağım, ilk defa aklıma koyduğum bir şeyi başaracağım. Söz veriyorum sana, söz!