| ADnet Reklamları | Siz de reklam verin ![]() |
|
Sabahleyin tatlı bir bahar esintisiyle uyanıyorum, mis gibi kokan havayı içime çekmek için pencereyi açıp dışarıya bakıyorum. Yaşamaktan büyük bir haz duyuyorum. Gözüm komşu kızına takılıyor, ondan bana bir can eriği kokusu yayılıyor. Beni görür görmez nazla içeriye kaçıyor bahar dalı kız. Biraz sonra allı pullu bir giysiyle tekrar geliyor, bana beyaz bir bakış fırlatıyor, sanki beni yaz diyor. Kalem kağıt arıyorum yazmak için ama içimden bir ses: “ “Ya ördeksin ya da kaz, diyor. Kırkından sonra çalınır mı saz?” İçimi çekiyorum:
“Haklısın, diyorum. Ah kızım ah! Sen karşıma yirmi yıl önce çıkacaktın. O zaman nasıl yazardım biliyor musun? Seni görünce güller açıyor yüzümde ama güz gülleri bunlar. “
“İyi ama aşk yaşa başa bakmaz.”
“İtiraz etme. Davul bile dengi dengine vurur, dengi dengine. Aklını başına al, akıntıya kürek çekme.”
Radyodaki türkü “hislerime tercüman” oluyor: “Bir of çeksem karşıki dağlar yıkılır/ Yüreğime hançer sokulur, sokulur aman!”
Bugün kötü şeyler yazmamaya karar verip pencerenin önünden çekiliyorum. Giyinip dışarı çıkıyorum. Bahçedeki çiçekler, “Beni yaz! Beni yaz!” diye kokuyorlar, kuşlar “beni yaz” dercesine ötüyorlar. Kediler bile miyav demiyorlar da, “miyaz” diye miyavlıyorlar.
Yolda birbirlerini sollamaya çalışan, korna çalan sürücüler, yerlerdeki çöpler hep, “beni yaz” diyorlar ama aldırmıyorum. Bugün iyi, güzel şeyler yazacağım. Boşuna beni yolumdan çevirmeye kalkmayın. Melih Cevdet Anday, bir şiirinde, “Ben güzel günlerin şairiyim” diyordu. Ben de, hiç olmazsa bugün öyle olmaya çalışacağım.
Deniz kıyısına geliyorum. Kirli, pis olmayan bir banka oturuyorum. “Beni yaz! Beni yaz!” diye uçuşan martılara bakıyorum. Okuldan kaçtıkları belli biri erkek, biri kız iki öğrenci gülüşerek önümden geçiyorlar. Solumdaki banka el ele, göz göze oturuyorlar. Oturuşları biz bize, diz dize, kime ne diyor, sımsıcak bir sevda soluğuyla türkü oluyorlar. “İyi, güzel ama niye okuldan kaçtınız siz?” der gibi bakıyorum. “Hoş gör abi. Sen hiç okuldan kaçmadın mı, genç olmadın mı?” der gibi gülümsüyor delikanlı. Genç kız ise bakışlarıyla, “Cam cama eklenir mi/ Cam dibinde beklenir mi/ A benim güzel hocam/ Bu güzel havada/ Okula gidilir mi?” diye yazıyor. Güzel deyişi hoşuma gidiyor. Başımda kavak yelleri esmeye başlıyor, yazılmak için bir güzel arıyorum çevremde. Bir şeyler yazmak için kalemi, kağıdı çıkarıyorum, ilham perisine göz kırpıyorum.
Delikanlı yalvarıyor: “Ne olur yazma abi. Söz. Bir daha okuldan kaçmayacağız. Bugün hangi konuların işlendiğini arkadaşlardan sorup notlarını alacağız, evde tekrar edeceğiz. Biz öyle sık sık okuldan kaçan kişiler değiliz” diyor.
“Ben sizin okuldan kaçmanızı değil, saf, temiz aşkınızı yazacaktım” diyorum ama inandıramıyorum. Onları daha fazla üzmemek için kalemi, kağıdı bırakıyorum.
“Doğa da bir okuldur. İyi bakın ona. Karıncalardan ekonomi öğrenin, arılardan teknik, kelebek ve çiçeklerden de güzellik” diye konuşuyorum.
“Tamam ama fırsat bulabilirsem” diyor genç.
“Neden, kimden fırsat bulabilirsen?”
“Sevgilimden. Ondan başka bir şey göremiyor gözüm.
Aklıma bir türkü geliyor:
“Bülbül taşta ne gezer
Kalem kaşta ne gezer?
Yâri güzel olanın
Aklı başta ne gezer?”
“Güzel” deyişim kızın hoşuna gidiyor, gülüyor. “Gülünce gözlerinin içi gülüyor/ Kendimi (ondan) alamıyorum. “Şimdi genç olmalıydım da, böyle bir sevgilim olmalıydı” diye tatlı hayallere dalıyorum. “Bırak bu hayalleri bırak!” diyor denizin dalgası. “Havada bulut, sen bunları unut” diye konuşuyor gökyüzü. Sevgilileri baş başa bırakıp yürüyorum, “Bir dalda iki elma/ Birin al birin alma/ Alnına yazılmışım/ İster al ister alma” diyen gerçeklerin sesini dinleyerek çarşıya gidiyorum. Biraz alışveriş yaptıktan sonra hem yoruluyorum hem acıkıyorum. Bir lokantanın önünde duruyorum. Yemekleri sanat eserleri gibi vitrine dizmişler, yutkunarak onları seyrediyorum. Hepsi de, “Al beni, ye beni” diyorlar. İçlerinden birkaçını seçip yemeye başlıyorum. Bir yandan da çevreme göz gezdiriyorum. Bir anneyle çocuğu dikkatimi çekiyor. O kadar güzel bir tablo oluşturmuşlardı ki, ressam olasım geliyor. Çocuğun şirinliği “yaz beni” diyor. Şiir gülüşüne dayanamıyorum, kalemimi, kağıdımı çıkarıp,”Gül çocuk gül/ Gül de açılsın yüzünde/ Lale, karanfil, sümbül/ Ötsün muhabbet kuşu, bülbül” yazıyorum. Garson yanıma yaklaşıyor, “Bir kusur mu işledim abey?” diyor.
“Yoo! Hayır. Onu da nereden çıkardın?” diyorum.
“Ne olur yazma abey?” diyor.
“Niye yazmayacakmışım canım” diye hayretle yüzüne bakıyorum.
“Tırnaklarım biraz uzun ama söz veriyorum, hemen keseceğim. Başka bir emrin varsa söyle, hemen yerine getireyim” diyerek özür diliyor.
“Ne emriymiş bu? Estağfurullah!” diyorum.
“İşe geç kalmamak için pantolonumu ütüleyemedim. Kusura bakmayın” diye başını öne eğiyor. Buraya kusur aramaya gelmediğimi belirtip anneyle çocuğunu gösteriyorum.
“Şu çocuğun şirinliğini yazıyorum ben” diyorum.
Anne beni yanlış anlıyor:
“Çocuğum yaramazlık yapmıyor ki, nesini yazıyorsun?” diye homurdanıyor.
Bizde hep kötü, çirkin şeyler yazıldığı, yazmaya değer bulunduğu için ona hak veriyorum. Okulda sınıf başkanı uslu duranları değil, yaramazlık yapanları yazar tahtaya. Müfettişler gördükleri iyi, güzel şeyleri değil, aksaklıkları, eksiklikleri yazarlar raporlarına. Yazarlardan güzellikleri değil de acı gerçekleri yazanlar daha çok tutulur, okunurlar...
Ben böyle düşünürken garson tatlı getiriyor. Tatlı istemediğimi söylüyorum. Aşçının yolladığını belirtiyor. Aşçıya dudak bükerek bakıyorum. Gülerek, “Ye, afiyet olsun” diyor. “Bu ilgi niye acaba?” diye söyleniyorum. Herhalde kara kaşıma, kara gözüme değildi. Kalemime bakıyorum. Tamam, buldum Keramet onda. Bende değil! Yazı yazmam işe yaramıştı en sonunda! “Tatlı yiyelim tatlı konuşalım” diyerek tatlımı yiyip aşçıya teşekkür ediyorum. Kalemimi cebime soktuğum için rahatlayan aşçı, “Güle güle! Yine bekleriz” diyor.
Evime doğru giderken aklıma yazmakla ilgili söz ve deyimler, şiirler geliyor. Bunları unutmamak için durup yazıyorum. Ben kalemimi, kağıdımı cebimden çıkardıkça bakışlar değişiyor, yüzlerde bir yadırgama görülüyor. Önce bunu nedenini anlayamıyorum, sonra aklıma geliyor, acı acı gülüyorum. “Okur yazar” oldukları halde çoğu kişi okumuyor, yazmıyor. Gazetelere şöyle bir göz gezdiriyorlar, televizyon seyretmekten, oyun oynamaktan okumaya fırsat bulamıyorlardı. Yazmak ise tümden kalkmıştı. Mektup bile yazmıyordu dostlar, sevgililer birbirlerine. Telefon etmek, mesaj çekmek yetiyordu.
Nerede o ateşli aşk mektupları! Yazılara sevgilinin eli değmiş, kokusu sinmiştir: “Ay doğar sini gibi/ Kanadı hindi gibi/ Yârimden mektup gelmiş/ Kokuyor kendi gibi”... Kimisinde sevgilinin dudak izi, yaptığı resimler, desenler vardır. Kimi zaman, “mektup yazdım acele/ Al eline hecele/ Mektup benim vekilimdir/ Koy koynuna gecele”, “Dam üstünde sarayım/Seni kimden sorayım/ Senden gelen mektubu/ Kefenime sarayım” gibi sımsıcak maniler de görülür. “Kestane kebap/ Acele cevap”, “Sepet sepet yumurta/ Sakın beni unutma/ Unutursan küserim/ Mektubumu keserim” diye mesajlar da iletilir. Şimdi kim uğraşacak bunlarla? Al hazır cep mesajlarından birini, çek sevgiline. Oysa, “Al eline kalemi/ Yaz başına geleni” gibi sözlerimiz vardır. Birinin başına bir şey geldiği zaman, “alnının yazısı böyleymiş” deriz. Başımıza kötü bir şey gelmemesi için, “Allah yazdıysa bozsun” diye dua ederiz. Veresiye alışveriş edenler dükkan sahibine, “Yaz tahtaya, al haftaya” derler. Kimi duvarlara yazar, kimi ağaçlara, banklara. Tosunlar tuvaletlere, “bunu yazan tosun” diye imzalarını atarlar. Karacaoğlan, sevdiği Elif’i,”Ak elleri kalem tutar/ Yazar elif elif diye” dizeleriyle övüyor...
Barış Manço’nun bir şarkısı çalınıyor kulağıma: “Yaz dostum, güzel sevmeyene adam denir mi?” diyor. Ben de ona benzeterek, “Şiir okumayana, yazmayana ya da şiirsel duygularla coşup taşmayana insan denilir mi, böyle bir kişi yaşıyor sayılır mı?” diyorum. Aklıma gelen bir dizeyi hemen not ediyorum: “Şiir, onunla temizlenir içimizdeki kir!”
Bu arada bir şey daha dikkatimi çekiyor. Ben kalemimi, kağıdımı çıkarıp bir şeyler yazdıkça dükkan sahipleri kaldırıma koydukları eşyalarını hemen içeriye kaldırıyorlar, vitrinleri siliyorlar ,dükkanlarının önünü süpürüyorlar. Kavga edenler, bağırıp çağıranlar, gürültü edenler susuyor. Yere bir şey atmaya kalkanlar vazgeçiyor. Ortalık sütliman oluyor.
Bu oyun çok hoşuma gidiyor. İstemediğim kötü olaylarla karşılaştıkça kalemimi, kağıdımı çıkarıp yazmaya başlıyorum. Kalemimi silah gibi kullanıyorum...
Biliyorum, bu oyun fazla sürmeyecek. Benim sadece bir yazar olduğumu öğrenirlerse haddimi bildirmekten çekinmeyecekler, bundan büyük bir zevk duyacaklar üstelik. Onun için tez zamanda başka bir semte taşınmak istiyorum. Oturduğunuz semtte ucuz, temiz bir ev varsa söyleyin de oraya geleyim. Ama sakın sadece bir yazar olduğumu belli etmeyin haa!..
Bahşiş olarak bir şiirimi sunuyorum sizlere ve hepinizi şiir yazmaya, şiir okumaya, yaşamı şiirleştirmeye çağırıyorum.
“Şiir yazalım hadi gelin
Ömrümüzü şiirleştirelim
Allı pullu dizelerle
Yaşamayı edelim gelin.
***
Gelin hadi şiir yazalım
Kuyusunu kazalım
Kötünün, çirkinin
Gönlü ferahlasın
İyinin, güzelin.
***
Gelin şiir yazalım hadi
Köprü kuralım güzelliğe
Başlasın saltanatı
Gülün, karanfilin.
***
Hadi gelin şiir olalım şiir
Dile gelsin özlemlerimiz
Sıyrılsın kirinden pasından
Işıldasın benliğimiz
Silinsin kara bulutlar
Yeşersin yaşama sevincimiz.”
|
Yavuz Ahmet Koç / 5/25/2007
çok güzel bir hikaye. emin olun şu forumda ilk defa diliyle, üslubuyla, ifadesiyle güzel bir hikaye okudum. sanki sait faik'in o çok özlediğim hikayelerinden bir tat var bu öyküde. "hışt hışt" gibi sanki. haritada bir nokta veya. diğer öykülerinizi de bekliyorum. |
|
Tülin Göncü / 5/24/2007
Erhan Hocam hoş geldiniz. Yüreğinize sağlık. Çok güzel yazmışsınız. |
|
Alpay Şahin / 5/24/2007
güzel olmuş saolun |




