Yetmiş
13 / 3 / 2008 Perşembe tarihinde Umut Altun tarafından eklendi, 146 kez okundu...
“Yine mi meslek anılarını anlatıyorsun?Evet. Ne olmuş yani. Sen geçmişte bana anlattırmaz mıydın? Evet anlattırırdım. Ne oldu şimdi? Sıkmaya mı başladı?Yok aşağı yukarı hepsini dinledim artık. Yeni bir şeyler olsaydı ben de dinlerdim. Hem bu çocuklar kaç yaşında. Kafalarını böyle şeylerle doldurma rüyalarında görürler. Kendileri de yapmak isterle...” Okuyucu Puanı ;
YetmişYine mi meslek anılarını anlatıyorsun? Evet. Ne olmuş yani. Sen geçmişte bana anlattırmaz mıydın? Evet anlattırırdım. Ne oldu şimdi? Sıkmaya mı başladı? Yok aşağı yukarı hepsini dinledim artık. Yeni bir şeyler olsaydı ben de dinlerdim. Hem bu çocuklar kaç yaşında. Kafalarını böyle şeylerle doldurma rüyalarında görürler. Kendileri de yapmak isterler sonra. Sen kaç yaşındasın. Yetmiş. Ne varmış yaşımda. Sanki sen farklı yaştasın. Doğru ben de yetmiş yaşındayım. Demek ki anlatma zamanı gelmiş. Dinleyin çocuklar. Hatta bırak o elindeki tabağı çanağı. Onları sonra da yıkarsın. Bak bunu hiçbir yerde anlatmadım. İlk ve son kez benden duyacaksınız. Bundan çok uzun yıllar önceydi. Telsize bir cinayet olayı olarak bildirildi. Biz de hemen olay yerine gitmiştik. İki yaşlının cesetleriyle karşılaştık. İkisinin de tam kalbinde birer bıçak vardı. Kimisi parmak izi almak için uğraşıyordu. Kimisi diğer odaları kontrol ediyordu. Gözlerim bıçakların saplandığı yere ve cesetlerin yüzüne takılmıştı. İşte ben o an bunun bir cinayet olmadığına inandım. Çünkü iki ceset yaşlıydı ve yüzlerinde anlatılmaz bir gülümseme vardı. Sanki her şey önceden planlanmış ve kusursuzca uygulanmış gibiydi. Kanlar içindeki yatağın kenarında bir defter buldum. Kırmızı kaplı. Beyaz yaprakları olan bir defter. Cesetler kaldırılıp, olay yeri inceleme işini bitirdikten sonra defteri aldım. Özenle yazılmıştı ve hiçbir yerinde tek bir leke yoktu. İşin sırrı bu defterdeydi. Tam defteri almıştım ki telefon çaldı. Cesetlerin üzerindeki bıçaklarda kadınla adamın parmak izleri varmış. “Yani…” “Yani, birbirlerini vurmuşlar.” Birinci gün… Onu ilk gördüğümde daha önce hissetmediğim duygular kabardı yüreğimde. Yirmi beş yaşındaydım. Ailemden bir kişi bile hayatta değil. Ve ben artık ondan başkasını görmek istemiyordum. “Bir yolunu bulup tanışmalı ve anlatmalı her şeyi ona” dedim içimden. İkinci gün… Kütüphanedeydim günlerdir okuyup bitirmeye çalıştığım kitabın sonuna gelmiştim. Son sayfanın son cümlesi bittikten sonra kitabı kapattım . O an sol kulağımda bir ses duydum. “Kitapla işiniz bittiyse alabilir miyim?” dedi bir ses. Bu oydu. Ne diyeceğimi bilemedim. Uzun uzun baktım gözlerine. Kitabı elimden aldı. Gidişini izliyordum. Sanki bir akarsu gibi aktı gözümün önünde ve bir şelaleden düşen sular misali indi merdivenlerden. O inerken ben, o şelalede boğuluyordum. Üçüncü gün… Bugün onun bizim fakültede olduğunu öğrendim. Derse girmedim, nöbet tuttum. Derse geç kalmıştı. Öğretmeni onu derse almayınca kantinin yolunu tuttu. Fırsat bu fırsat dedim. Yanına gittim. Hafif ağlamaklıydı gözleri. Ne olduğunu sordum. “Derse alınmadım” dedi titrek sesiyle. “Ben de derse alınmadım. Sana eşlik edebilir miyim?” dedim. Olur dedi. Biraz konuştuk. Sonra geçen gün kütüphanede bitirdiğim kitabın nasıl bittiğini sordu. O an dilim tutulmuş gibiydim. Cevap veremedim. Dördüncü gün… Kantinde yalnız başıma oturmuş onu düşünüyordum. Birden masaya gelip oturdu. Acaba hissettiklerimi çok mu belli etmiştim? Fakat onun da gözleri bana bakarken gülüyordu. Elimi tuttu. Sıcaktı. Artık ruh ikizimi bulmuştum. Bundan sonra benim sevgilim, arkadaşım, ailem her şeyim o olacaktı. Büyük bir aşkla sevmeye başladım onu. Beşinci gün… Otobüse binmiş ona gidiyordum. O kadar çok derine dalmışım ki bana seslenen sesi dahi duymamışım. Genç bir çocuk. Benim yaşlarımda. Yaşlı dedesi için yer istedi. Üzerimdeki şaşkın bakışı attıktan sonra yeri verdim. O an bir çocuğa baktım, bir de yaşlı adama. Sonra adama sordum.: “Ayakların çok mu yorgun?” “Seni yerinden ettiğim için kusura bakma evladım. Ne yaparsın yaşlılık işte. Bu yaşta tükendim. Elim ayağım tutmuyor. Birinin yardımı olmadan yürüyemiyorum bile” dedi. O an içimde fırtınalar kopmuştu. O amcanın yaşına geldiğimde acaba ben de mi öyle olacaktım? Benim de mi elim ayağım tutmayacak ve birilerine muhtaç mı yaşayacaktım? Hayır. Buna izin veremem. Bu hiçbir zaman olmayacak. Bu düşüncelerle sevgilimin yanına vardım. “Ne oldu sana gözlerin fal taşı gibi açılmış. Nefes nefese kalmışsın” dedi. Bugün otobüste yaşlı bir amcaya yer verdim. Beni yerimden ettiği için özür dilerken neden yer istediğinin gerekçesini anlattı: Elden ayaktan düşmüş, hiçbir işi birisinin yardımı olmadan yapamıyormuş. Ne güzel işte adama yardım etmişsin. Endişeli gözlerimle ona baktım. “Ben bugüne kadar kimseye ihtiyaç duymadan yaşadım. Bundan sonra da öyle yaşayıp öyle öleceğim” dedim. “Sen de kimseye muhtaç olmadan öl. Hatta birlikte ölelim. Olur mu?” Bana kocaman gözleriyle baktı. “Ben de bugüne kadar kimseye muhtaç olmadım. Madem ki biz birlikte yaşayacağız. O zaman öleceğimiz günü birlikte seçip o gün ölelim” dedi. Hem şaşırmış, hem de sevinmiştim. Arkamda benim için biri ağlamayacaktı. Ya da ben kimse için ağlamayacaktım. Sonra dede… sonra ne oldu? Sonrasında hayata nasıl atıldıkları, mesleklerinde hiç kimseye tutunmadan nasıl yükseldikleri ve mütevazı evlerinde nasıl yaşadıkları anlatılıyor defterde. Peki hiç çocukları olmamış mı? Olmamış. Daha doğrusu yapmamışlar. Yalnızca birbirleri için yaşamışlar. O zaman birbirlerini niye öldürmüşler. Çünkü bu çok saçma. Yetmiş yaşındaki bir çift. Gayet de mutlular. Niye birbirlerini vursunlar ki. Kimseye de muhtaç olmamışlar. İşte bunun için dedim. “Nasıl yani?” diye sordu. Yorgun sesiyle kırk beş yıllık hayat arkadaşım. Günlükte şunlar yazılıydı. “Bugün doğum günümüz yaşımız altmış dokuz olmuş. Hiç farkında değiliz. Bize bir dilek tut diyorlar. Mutlu bir evliliğimiz ve çok sevdiğimiz arkadaşlarımız yanımızdalar. Mesleğimizi başarıyla yürüttük. Kimseye muhtaç olmadık. Dileğimizi tuttuk ve üfledik mumları.“ Dilekleri neymiş? Günlükte yazmıyor. Fakat bir yıl sonraki doğum gününe on beş gün kala acı bir olaydan bahsediyor. “Hayatımın en korkunç anı” diye başlıyor. Hayatımın en korkunç anı. Yetmiş yaşında olacağım. On beş gün sonra. Karım da öyle. Fakat o şimdi ölümle pençeleşiyor. Hayatımın ilk ve son aşkı ne olurdu da bana gelirken biraz daha dikkat etseydin o lanet merdivene. Kenarına tutunmadın bile. Bakalım verdiğin sözde duracak mısın? Seni evimiz de bekliyor olacağım. Günler sonra… Kaç gün geçti aradan. Hala kalkmadın yerinden. Uykuyu seversin biliyorum. Ama bak kaç gündür sensiz uyuyorum. Evin içinde on beşinci gün… Doktor bugün karımın çıkabileceğini söyledi. Bir an bile ayrı düşmediğim karımı göremediğim on beşinci gündü bugün. İyileştim dedi. Bak eskisinden bile iyiyim dedi. Pırıl pırıl parlıyordu tüm güzelliğiyle. Artık birbirimize verdiğimiz sözü tutma zamanıydı. Bana, yıllar önce okuduğum kitabın nasıl bittiğini sormuştun. Yanıtını hala merak ediyor musun? Evet. Hediyesini kendisine uzattım. Açtı. Güneşin metalik rengini ışıldattığı keskin bir bıçak. Ben hazırım. “Sen de hazır mısın?” dedim. Evet dedi. “Sorduğun sorunun yanıtını kendin verdin” Seni seviyorum, doğum günün kutlu olsun.
Tavsiye Et :
Necla Alptekin yazıyı tebrik etti...
Cemal Çelik yazıyı tebrik etti...
Sevil Nizamoğulları yazıyı tebrik etti...
Ekim
7
Ekim
6
Ekim
5
Ekim
5
Ekim
5
Ağustos
8
Mayıs
15
Mart
13
Ocak
16
Ocak
16
Ekim
1
Ocak
16
Ekim
1
Kasım
1
Ekim
1 |
![]() |
|
||||||