Yolun Karşı TarafıYolun Karşı TarafıSiz de fark ettiniz mi bilmiyorum. Ama dünya her geçen gün daha fazla sayıda huzursuz insanla doluyor. Bu, yaşlı gezegenin omuzlarında ağır bir yük. İşin fena tarafı huzursuzluğun yaşlı insanları bırakıp gençlerin içine yerleşmesi. Bu ciddi bir sorun olabilir. Çünkü yaşlı bir insan huzursuz ise ancak zaten yakın olan ölümünü birkaç yıl daha erkene alır. Huzursuz bir genç adam öyle delice bir istekle ölüme koşmaz. Hayır, bunu yapmaz, zira beklentileri ölümden daha güçlüdür. Beklentileri her şeyden daha güçlüdür. Kendini huzursuz hisseden genç adam taş gibi olduğu yerde beklemez; hareket eder. Ve bunu yanındaki herkese bulaştırır. Sonra bir gün gözleri yolun öte tarafını görür. O güne dek fark edemediği ve büyüklerinin en umutsuz anlarında bile başlarını kaldırıp bakmadığı yolun öte tarafını. Bu kimileri için gerçekten sonun başlangıcıdır. Kimileri için ise başlangıcın sonu. Kaplumbağa geceden aklına koymuştu. Ne pahasına olursa olsun o tehlikeli tırmanışı gerçekleştirecek ve ancak hayalinde canlandırabildiği, sekiz şeritli otoban yolun karşı tarafındaki bilinmezliği keşfedecekti. Anayolun üzerinde yaşadıkları tarafı, yoldan iki metre kadar aşağıda uzayıp giden kuru bir düzlükten ibaretti. Özellikle haziran ayının ortalarından itibaren hayat bu toprakları terk eder ve karşı kıyıya giderdi. Haziran ayında ağustosböcekleri yaşamlarının en uzun uçuşuna hazırlanır, çekirgeler bacaklarını kuvvetlendirmek için egzersiz yaparlardı. Sonra bir telaş başlardı. Ve bir sabah uyandıklarında, kaplumbağalar, bozkırın bütünüyle kendilerine kaldığını görürlerdi. Kimsenin aslında sahip olmak istemeyeceği geniş düzlük, zayıf bacakları kabuklarının ağırlığı altında titreyen kaplumbağalara kalırdı. Herkes giderdi. Kaplumbağalarda ise yeterince cesaret yoktu. Çünkü kuşlardan işitirlerdi ki, büyük göçün sabahında, anayolun üstü, ağır tekerleklerin basıncı altında dümdüz asfalta yapışıp kalmış çekirge ve tarla faresi kalıntılarıyla doludur. Ve bu ilk kez olmamaktadır. Gerçektende, yolun o uğursuz tarafında dünyaya gelmiş olanların hayatlarında bir kez tecrübe ettikleri bir ölüm oyunudur bu. Karşı tarafla ilgili anlatılan hikâyeler gerçekle rüyanın taylı bir karışımıydı ve bu haliyle tek başına gerçek ve rüyadan daha çekiciydi. Bir kere, kaplumbağaların tüm malumatları kuşlardan duyduklarından ibaretti. Bu güne dek tek bir Allah’ın kulu o tarafı dünya gözüyle görmüş değildi. Yine de anlatılanlar bile birçok genç kaplumbağanın yüreklerini cesaret ve özgüvenle yıkayacak kadar etkiliydi. Anlatılanlara göre orada kuraklık yoktu. Güneş hiçbir zaman ölümcül bir düşman değildi. Üstelik ovanın ortasından kıvrıla büküle akan ırmak, hiçbir zaman yatağından taşarak bölgeye yıkım ve ölüm getirmiyordu. Orada tatlı ve sulu meyveler, kaplumbağaların çokça ihtiyaç duyduğu, bacaklarına kuvvet, gözlerine ışık verecek, besleyici kökler vardı. Hayat orada kocaman bir mutluluktan ibaretti. Zaten sırf bu yüzden, bir giden bir daha geri dönmüyordu. Aslılında bu durum başta bütün kaplumbağaları son derece huzursuz etmişti. İhtiyarlar bir araya gelmiş ve kendileriyle mutlulukları arasına giren anayola lanet yağdırmışlardı. Ancak zamanla bundan da usanmış ve bütün enerjilerini kafalarında yolun diğer tarafına ait tatlı hayallerle yaşayan gençleri bu aptalca maceradan vazgeçirmek için sarf etmeye başlamışlardı. Yani hayat öyle ya da böyle devam ediyordu. Herkesin başını sokacak bir evi vardı ve kurak aylarda bile kemirecek kök, içilecek bulanık su bulunuyordu. Şimdi bütün bu kurulu düzeni bozacak ve kalplere huzursuzluğun koyu gölgesini düşürecek aptalca bir maceraya ne gerek vardı? Madem yolun bu kıyısında dünyaya gelmişlerdi, orada ölmek kaderleriydi. Eğer kaderleri bu olmasa, zaten karşı tarafta dünyaya gelirlerdi. Kaplumbağaların yapması gereken birbirlerine yakın durmak ve bir kuru kökü dörde bilmekti. Kuşkusuz başka her kahrolası zorluk, otuz metrelik ölüm otobanına balıklama dalmaktan daha mantıklı ve güvenliydi. Bugüne dek buna teşebbüs eden olmadığı gibi, bundan sonra da kimsenin kahramanlığa soyunmasına gerek yoktu. Genç kaplumbağa kabuğunun içinde gecenin seslerini dinlerken yaşlıların inatlarını düşündü. Birçok bakımdan haklı gibi görünüyorlardı. Yani herkesin içinde kurulu düzenin ne pahasına olursa olsun değiştirilmemesi gerektiğine dair derin bir iman vardı. Aslında belki yaşadığı hayat yaşayabilecekleri içinde en iyisiydi ve daha iyisini ararken onu da kaybedebilirdi. Kimse geleceği bilemezdi. İhtiyarlar elbette aptal değildiler. Onlardan hiçbiri karşı tarafın nimetlerini reddetmeyi düşünmezdi. Ama şimdi o nimetler çok uzaktaydı ve otobanı aşmayı denemek, bir kaplumbağa için, bir çekirgeye olduğundan bin kat daha fazla ölüm demekti. Ve ölüm başka hiçbir şeyle eşit olamazdı. O geldiğinde her şeyinizi kaybederdiniz. Bu noktada kimse ihtiyarlar kadar hayatın ne kadar tatlı bir şey olduğunu bilemezdi. Genç kaplumbağa epeydir huzursuzdu. İhtiyarların sorgu dolu bakışlarından uzak olduğuna kanaat getirdiği dakikalarda yüzünü güneşin battığı noktaya çevirir ve önündeki toprak, kaya ve asfalttan ibaret engeli delmek ister gibi uzun uzun kızıl ufku seyrederdi. Bu uzun zaman böylece devam etti. Sonra bir gün genç kaplumbağanın içinde bir ümit ışığı belirmeye başladı. Bu henüz minicik bir kıvılcımdı ama, bunu hepimiz biliriz, çünkü zamanında aynı şeyi biz de yaşamışızdır, bir yangın kasırgasına dönmeye adaydı. Artık genç kaplumbağa, otobanda otuz metrenin aslında öyle gözlerinde büyüttükleri kadar amansız bir mesafe olmadığını düşünüyordu. Otuz metre. Kabaca üç yüz adım ederdi bu. Üç yüz adım karşılığında ne kazanacaktı? Hayır, somut bir şey istemiyordu; şart koşacak durumda değildi. Üç yüz adım karşılığında istediği şeylere ulaşabileceği ümidinin varlığı yeterliydi onun için. İşte buydu onu huzursuz kılan. Bulunduğu yerde, ümit edebilme gücünü yitirmişti. Ümidiniz yoksa yaşamaya da hakkınız yoktur. Varlığınız sırtınızda bir yüktür ve yaşantınızın bir anlamı kalmamıştır. Genç kaplumbağa sabırla doğu ufkuna günün ilk ateşinin düşmesini bekledi. Sonra başını dışarı çıkarıp sessizliği izledi. Günler süren gözlemleri ona otobanın en çok bu saatlerde sakin olduğunu öğretmişti. Kararını verdi, vakit gelmişti. Artık düşünmeyecek, sadece yapacaktı. Yola doğru yürüdü. Şimdi önünde zorlu bir tırmanış vardı. Yola çıkmak için iki metre yüksekliğindeki kum ve çakıl dolguyu aşması gerekiyordu. Genç kaplumbağa tereddüt etmedi. Sivri tırnaklarıyla, yere en sağlam basan kayaları seçmeye çalışarak tırmanmaya başladı. Her hareketinde aşağıya kum ve taş seli gönderiyordu. Ama o dönüp geriye bakacak durumda değildi. Tırmanış sona erdiğinde, gözleri önünde uzanan otuz metreye baktı. Ve titreyen bacaklarını gerdi. Yolun ötesini tam seçemiyordu. Zaten şimdi bunun bir önemi yoktu. Bu arada, yumurta yüklü bir kamyon en soldaki şeridi izleyerek geçip gitti. Sağda ve solda her hangi bir ışık yoktu şimdi. Tam zamanıydı. Kaplumbağa derin bir nefes aldı, küçük gözlerini sımsıkı yumarak güç topladı. Gözkapakları açıldığında ayakları da harekete geçmişti. Otuz metre. Otuz dağ yükünden daha ağır. Otuz yaşamdan daha uzun. Otuz metre kaplumbağa için geçmişin ağırlığı ve geleceğin ümitle beslenen belirsizliğinden ibaret. Yani yaşam ya da ölüm değil otuz metrenin ona vaat ettiği. Sadece o güne kadar yaşadıkları ve o güne kadar toplayabildikleri. Ama kaplumbağa ilk adımla birlikte geçmişinin bir parçasından kurtuldu. Ve her yeni adımda yükü daha da hafifleyecek, ümidi çoğalacak. Ve kaplumbağa ilerledikçe batıda gün ışıyacak. Kaplumbağa başardı mı? Yoksa kaderi kırk tonluk bir kamyonun en sert kabukları un ufak edebilen kahredici gücü karşısında onu yalnız mı bıraktı. Yani bunun ne önemi var? Önemli olan yapmak değil miydi? Sadece yapmak? Kaplumbağa çok önceden kazanmıştı zaten. Bu öylesine büyük bir zaferdi ki, artık hiçbir yenilgi onun üstesinden gelemez, ona boyun eğdiremezdi.
Yazı Sahibi
Etiketler Yazı İşlemleri Okuyucu Puanı
Telif Hakkı Uyarısı Yolun Karşı Tarafı isimli yazı, Şerafettin Yılmaz tarafından 23.12.2005 tarihinde sitemize eklenmiştir. Aksi ispat edilmediği sürece, 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu 81. Maddesi gereği eserin tamamının telif hakları yazara aittir. Herhangi bir şekilde "alıntı olduğu ve hangi yazara ait olduğu" belirtilmeden ve yazarın sitemizdeki sayfasına link vermeden kullanmak hırsızlıkla eşdeğer suçtur. İlgili Kanun gereği Eser sahibi şikayetçi olduğu taktirde cezai müeyyidesi 3 yıldan 6 yıla kadar paraya çevrilemez hapis, 150.000/300.000 YTL ağır para cezasıdır. Yine İnternet yasası gereği de her hangi bir sitede yazıların kullanılması halinde site sahipleri sorumlu olup, sistemlerini Cumhuriyet Savcılıklarının incelemelerine açmak durumundadır. Gelişen teknoloji sayesinde yapılan incelemeler; IP tespiti ve yazının gönderildiği bilgisayarın bulunmasına imkan vermektedir. Şikayet halinde, sitemizin avukatları da konu ile ilgileneceklerdir...
Bu yazıya sadece sitemizin üyeleri yorum yapabilir
Tavsiye Et :
Kasım
30
Yolda Olmak 2 (kedinin Yakin Dostu)
• Şerafettin Yılmaz • Hayvanlara Ait Hikayeler • 69 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Kasım
20
Yolda Olmak 1 [kedi Karar Verince]
• Şerafettin Yılmaz • Hayvanlara Ait Hikayeler • 180 kez okundu. • 2 kez yorumlandı.
Kasım
15
Parktaki Kedicikler
• Zeynep Akıllı • Hayvanlara Ait Hikayeler • 281 kez okundu. • 1 kez yorumlandı.
Kasım
12
Kasım
8
Pusulaya Sahip Olan Bal Arıları
• Zeynep Akıllı • Hayvanlara Ait Hikayeler • 187 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Kasım
30
Yolda Olmak 2 (kedinin Yakin Dostu)
• Şerafettin Yılmaz • Hayvanlara Ait Hikayeler • 69 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Kasım
26
Kasım
23
Savaştan Sonra Yenilgi
• Şerafettin Yılmaz • Yaşamdan Hikayeler • 71 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Kasım
21
Kasım
20
Yolda Olmak 1 [kedi Karar Verince]
• Şerafettin Yılmaz • Hayvanlara Ait Hikayeler • 180 kez okundu. • 2 kez yorumlandı.
Aralık
23
Yolun Karşı Tarafı
• Şerafettin Yılmaz • Hayvanlara Ait Hikayeler • 1077 kez okundu. • 13 kez yorumlandı.
Aralık
27
Kasım
20
Ağustos
21
Ağustos
21 |
![]() |
Site Menüsü
Köşe Yazıları
|
||||||||||||||||||||||||||||||||||