Zenginliğin Fakir Çocukları
Kenar bir mahallenin de kenarında, taştan üstü beton, çatısı olmayan bir evde başladım, hayal kurmaya. Bizim evimiz şehrin dışındaki en son evdi, bizim evden sonra boş arsalar ve tarlalar vardı. Şehir bizim evde bitiyordu.
Kenar mahallenin minikleri olarak, oyun oynadığımız boş arsaya yaptığımız, topraktan şehrin topraktan yollarında bile, maddiyat minik bedenleri, diğer minik bedenlerden daha dışarı atmak için zorluyordu. Ben küçük yaşlarda öğrendim hayatın ve gerçeklerin bir ucundan hayal dünyamdan destek alarak tutunmayı.
Oyuncak bir kamyonum olmasını hayal ederdim hep, o yaşlarda. Babasının maddi durumu iyi olan arkadaşlarımın, hepsinin oyuncak kamyonları ve kasalarına toprak doldurmak için kürekleri vardı. Ben onlarla oyun oynarken çok nadir, bükmüşümdür boynumu.
Onlar, renkli kamyonlarına, renkli kürekleriyle toprak doldururlar, yumuşak bir kamyon sesi çıkartarak, topraktan yapılmış yolda dönen siyah tekerleklerinin lastik izlerine bakarak, iterlerdi kamyonlarını.
İçlerinde sadece ben kamyonu olmadan, kamyonculuk oynayan minik bir bedendim… İçlerinde sadece benim kamyonum yoktu.
Onlar bazen, o renkli kamyonlarına, renkli kürekleriyle toprak doldurmaktan bile sıkılırken, oyuncaklarını beğenmezken. Benim, olmayan oyuncaklardan, binlerce oyuncaklarım vardı. Benim, bir sürü taşlarım ve tuğlalarım vardı.
Yol kenarında, boş bir arsada, bir tarlada yerde öylece duran, çoğu çocuk için sıradan bir taş olan taşlar ve tuğlalar. Benim elime geçtiğinde, hayal dünyamda şekillenip, çok güzel bir taksi, uzun bir otobüs, yada çok güçlü bir kamyon olurdu. Ben, içi çukurlu ateş tuğlasını, çok sağlam ve güçlü bir kamyon gibi hayal ederdim. Ve tuğlanın oyuk yerine, elimle toprak doldurup, arkadaşlarımın içinde, çevremdeki tüm sesleri bastırarak, çok sert bir kamyon sesi çıkartarak sürerdim, ateş tuğlasından kamyonumu.
Aslında oyuncak bir kamyonu sürmek için neler vermezdim. Aslında ne kadar da çok canım çekerdi. Fakat kimin oyuncağını istesem, hiç oynamasa bile, o an oyuncağı her şeyden kıymetli olur ve bana vermek istemezlerdi. Olanın, olmayana borcu yoktu çocuklukta. O yüzden, kimsenin kamyonunu istemez, kendi ateş tuğlasından kamyonumu, öyle oyuna aç, öyle iştahlı sürerdim ki, oyuncak kamyonu süren arkadaşlarım oyuncaklarından sıkılırlarken ben tuğladan kamyonumla, hiç sıkılmazdım…
Bazı arkadaşlar, benim tuğladan kamyonumu bir kere sürmek için, bana yalvarırlardı. Benden izin isterlerdi. Bende, biraz nazdan sonra, seve seve verirdim aslında tuğladan kamyonumu. Çünkü hep hayal ettiğim, arkadaşımın tekerlekli kamyonunu da sürmek, bana düşerdi.
Arkadaşım, benim tuğladan kamyonu biraz sürdü mü, sıkılır ve benden oyuncağını geri alırdı. Çünkü tuğladan kamyon onların oyuncaklarına göre, hem çok ağırdı, hem tekerlekleri yoktu, hem de oyuk yerine çok az toprak doluyor ve kasası olmadığı için kaldırılıp silkelenmesi gerekiyordu. Fakat, ben oyuncaklarımla sıkılmıyordum. Benim hayalimdeki o tuğladan kamyon ve taştan taksinin heyecanı hiç bitmiyordu… Çünkü benim hayal dünyam vardı…
Arkadaşlarım oyun zamanı geldiğinde, kasalı ve tekerli kamyonları bir elinde, diğer elinde kürekleri, sallana sallana boş arsaya gelirken. Ben kırık tuğlaların içinden en sağlam ve düzgünü seçip, daha sonra o tuğlayı kucaklayıp, onların yanına giderdim. Hiçbir zaman babama bana kamyon alması için ağlamadım. Hep en güzel oyuncak kamyonu hayalimde oynadım.
Babam akşamları eve geldiğinde ona her akşam “Baba bana kasalı, bir de kürekli kamyon alır mısın?” diyeceğim derdim. Fakat babam eve gelip de akşam yemeğini yiyip kenara çekildiğinde. Cebinden bir sürü para çıkarır ve tek tek sayardı. Sonra onları demet demet ayırır ve en son minik bir demeti de cebine koyar “Allah bereket versin, borçları dağıtınca bize bir şey kalmıyor, ama hayırlısı, Allah büyüktür” dediğinde, bir türlü cesaret edip söyleyemiyordum.
O yüzden, sokakta veya boş arsalarda ve tarlalarda her türlü taş gözüme takılır, hepsi bir oyuncak gibi görünür gözüme.
Şimdi poşetler dolusu oyuncaklar, çeşit çeşit taksi ve kamyonlar içinde mutsuz olan ve oynamaktan sıkılan, oyuncaklarını acımazsızca kıran, çocukları çok iyi anlayabiliyorum…
Onlar varlığın yoksullaştırdığı hayal fakiri çocuklar… Onlar maddi anlamda doyumun ötesine geçerken asıl ihtiyacı olan manevi anlamda, aç ve sefil olan çocuklar…
Meğer ben çocukken çok zenginmişim, meğer benim binlerce oyuncağım varmış, meğer ben oyuncaktan yapılmış bir evde oyuncak bir dünyada yaşamışım küçüklüğümü…
Zenginliğin fakir çocukları artıyor günden güne. Çeşit çeşit oyuncakların yüzüne bile bakmadan bilgisayar oyunlarında yarıştırılan ve parçalanan otomobiller, öldürülen insanlar ve büyümüşte küçülememiş minik bedenler, fakirleşiyor günden güne…